SADAKA TAŞI

http://www.kemalelitemiz.com/sadaka-tasi.html

SADAKA TAŞI

Tanyeri ağarmış, duru ve tertemiz havada parlak yıldızlar seçiliyordu, iki ay önce yağan kar yoğunluğunu kaybetmeden, kuru zemheri ayazında tozlaşmış ve uçuşuyordu. Camiden çıkar çıkmaz soğuk, iliklerine işleyivermişti. En çok da dizindeki kurşun yarası üşürdü, sanki dizinin içinde kalan kurşun bütün soğuğu emiyor sonra bütün bacağını soğutan bir buz parçasına dönüyor, ayağının aksamasını artırıyordu. Bu kurşun yüzünden kurtuluş savaşında şehitlik nasip olmamış ve zafer sevincini yaşayamamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Ocağım beni ısıtır, dedi. İçindeki kasvet dağılmamıştı, her gün taze bir başlangıçtır. Bu gün inşallah dükkâna bir müşteri gelir, umudunda yürüyordu. Bu yıl kış çok erken gelmiş kar ve soğuk Konya’yı teslim almıştı dört aydır köy yolları çevre yollar kapalıydı gelen giden, alışveriş yapan yoktu. Kışın ortasında kim ne yapsın nalı, beli, çapayı, küreği. Bu düşünce içini yine bunalttı, Yinede onu, ümit yaşatıyordu, geçen cuma hutbesinde hoca efendi bu konuyu anlatmıştı. Allahın Rahmetinden ümidinizi kesmeyin ..

Yusuf aksayarak yürürken yazgısını düşünüyordu. Bozkır’lı fakir bir ailenin ortanca oğlu idi. Dağda ekecek toprakları çok azdı, geniş aileyi geçindirmek zordu onu küçük yaşta, karın tokluğuna bir nalbanttın yanına çırak vermişlerdi. Askerliğe kadar çalışmış, seferberlikte sevinçle vatan görevine koşmuştu. ordunun atlarına nal yetiştiriyor bazen de cephede savaşıyordu, ama dizine giren kahpe kurşun onu arkadaşlarından ayırdı. Şimdi artık o bir harp malûlü idi. köyde ne iş nede para vardı. Kendisi gibi garip Meryem’le evlenmiş şehirde iş vardır diye, Konya ya göçmüşlerdi. Buldukları iki odalı ve izbesi olan kerpiç eve yerleştiler tek servetleri olan ala ineği izbede besliyor, geçimlerine az da olsa katkısı oluyordu.

Konya ya göçeli bir yıl bile olmamıştı geçen bahar gelmişler, Gevrâki hanındaki küçük dükkânı vakıf tan çok ucuza kiralamış ve işe koyulmuştu. Kimseyi tanımıyordu, Konyalılar çok yardım sever insanlardı tanınsın müşteri tutsun diye yerli esnaf destek olmuş ona müşteri göndermişlerdi, bütün kazancını malzemeye, hurda demire ve kömüre yatırmıştı.

İşler yoluna girmek üzereyken erken gelen kış, her şeyi altüst etti. Evi için gerekli kış hazırlığını yapamamıştı, köydeki akrabalarından gelen az miktardaki un, mercimek, nohut fasulye ve bulgur bitmek üzereydi. Karısı yokluğa alışkındı belli etmiyor ve adına yaraşır bir tevekküldeydi. Komşularına bile halini belli etmezdi ikramları bile geri çevirir, niyetlim derdi. Karı koca bir aydır oruçluydular. Dükkâna gelmişti. Hemen ocağını körükledi, dükkânda işlenmemiş demir de azalmıştı kömür biraz daha idare eder diye düşündü. Acaba alan olurmu düşüncesi ile her gün yeni bir şey imal ediyordu. Kapı kol demirleri, sürgüler, kalas çivileri, ip kazıkları, muhtelif çapalar, açık kapalı nallar, kova sapları. Bu soğukta boş durulmaz dedi işe koyuldu. Hem düşünüyor hem çalışıyordu.

Geldiğini görmemişti kalın sesi ile ürktü.

—Esselamü Aleyküm usta kolay gelsin.

Kapıdaki adam uzun boylu zayıf, saçı, sakalı simsiyah, sade giyimli, döşü açık, esmer, yüz hatları keskin, kalın kaşları çatık, mavi gözleri ürpertici ve esrarengizdi. Uzun saçlarını başına sarık gibi dolamıştı. Elinde uzun ve kalın bir âsası vardı.

Ürkerek selamını aldı. Hayırdır inşallah dedi içinden.

Adam içeri girdi gözlerini Yusuf un gözlerine dikti, bakışları ürkütücü idi, sanki Yusuf un beyninin içine bakıyordu. Çok ciddi bir ifade ile:

Biliyonmu usta …Taşların hepsi ölmüş.. Kanları kaçmış.. Bembeyaz kesilmişler..Taşlar ölmüş…Bu ayazda kaskatı duruyorlar…Ölmüşler… Dedi..

Yusuf irkildi hiçbir şey anlamamıştı, birazda korkmuştu.

Deli dedi içinden deli ye çattık sabah sabah..

Adam sanki içini okumuş gibi hiddetlendi.

—Ne delisi be adam ..Ben sana taşlar ölü diyorum duymadın mı?.

Yusuf un korkusu artmış ne diyeceğini şaşırmıştı. Bakakaldı.

Adam: Bekle dedi.. Tekrar geleceğim… Ve dönüp gitti…

Yusuf elindeki çekici bütün gücü ile sıkmaktan elinin uyuştuğunu fark etti, parmakları gevşerken dizleri titriyordu.

Hayırdır İnşallah dedi. Adamın gözlerini unutamıyordu.

Adamın kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmiyordu adını sorana söylemezdi,

Konyalı esnaflar saçlarından dolayı ona SAÇLI HOCA derlerdi. Meczup olarak bilirler, pek ilişmezler ve hoş tutarlardı, hiç dilenmez, her şeyi kabul etmezdi. Esnaflar arasında dolaşır,

Cemaatle namaza devam eder, bazen safta kendinden geçer gözyaşları ile namaz kılardı. Canı istediği zaman kısa süreli çalışır verilen her işi kusursuz yapardı.

Sabah oruçlu olduğunu söyler ama ikindi vakti orucunu yediği olurdu.

Orucunu neden bozdun diye soranlara kızar ..

—Mide orucuydu ondan bozdum, sana ne… Diye çıkışırdı.

Saçları ile ilgili sorulara hiç cevap vermezdi, saçlarının uzunluğu beline kadardı ve devamlı başının üzerine dolar bu görünüm onu daha da esrarengizleştirirdi.

Bir seferinde gözlerini siyah bir bezle kapatmış bir hafta gece gündüz, âma gibi, elindeki değneğinin yardımı ile dolaşmıştı.

Soranlara… Gözlerime ceza verdim ..Orucumu bozdular.demişti.

onunla en çok konuşan Fahri Efendi Hazretleri idi ,bazen dergahtaki odasında baş başa görüşürler ikisi de ne konuştuklarını söylemezlerdi..

Fahri Efendi, saçlı hoca için; Derviştir, meczup bilin, hoş tutun, ilişmeyin derdi.

Bu günlerde saçlı hoca hareketlenmiş her yere girip çıkıyor, esnafları dolaşıyor, sabah namazlarını her gün bir başka camide kılıyor, kabirlerin arasında ve mahalle aralarında dolaşıyor, çocuklarla konuşuyor, bazen ortadan kayboluyor, tekrar görülüyordu.

Devamlı ölü taşlardan söz ediyor, kimse buna bir anlam veremiyordu.

Esnaflara çıkışmaya başlamıştı. Sabah namazlarını cemaatle kılın camiye gidin, dışarısı soğuk diye tembellik etmeyin, taşa toprağa fakire nazar edin.

Ölü taşların çoğu gömülü.. Çıkartın diriltin..

Taşları öldürdünüz… Sizde öleceksiniz..Defteriniz dürülecek..Temelli öleceksiniz..Bunu uzun zaman söylemiş sonra da.

—Bu cuma sabah namazına Hacı Fettah camisine gelmeyenin ruhu ölecek, ruhu ölecek…

Sokak aralarında dolaşıyor aynı şeyleri tekrarlıyordu.

Herkesi bu soğukta Hacı Fettah kabristanına bitişik camiye çağırıyor, üstelik korkutuyordu.

Çarşı esnafı, mahalleli tedirgin olmuştu.

Fahri Efendi bilir sırrını deyip ona koştular. O da bir anlam verememişti çünkü bir gün önce hışımla dergâha gelmiş ona da aynı şeyleri söyleyip gitmişti.

Meczupların ısrarında hikmet vardır, Cuma günü sabah namazını Hacı Fettah ta kılalım,

Görelim Mevlâ neyler neylerse güzel eyler. Demiş. Tüm esnaf ve halkta buna uymuştu.

O gün Hacı Fettah Camisi sabah namazında tamamen dolmuş, fakat saçlı hoca yoktu. Herkes bir anlam verememişti.

Cami çıkışında, kapının önünde, elinde asası, her yeri kar ve çamura bulanmış, başına topladığı siyah saçları açılıp darmadağın ve beline kadar sarkmış, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü ve o sabit bakışları ile duruyordu. Cemâat şaşkındı,

Saçlı hoca, Fahri efendiyi görünce elinden tuttu, sessizce camiye bitişik mezarlık duvarının yanına götürdü. Taş duvarın altı oyulmuş kar ve toprağı temizlenmişti duvarın altında uzunca, yuvarlak bir mermer sütün vardı.

—işte dedi.. Ölü taş burada buraya gömmüşler. O nu diriltin… Bunu söylerken sesi boğuklaşmıştı, gözleri yaşarmıştı.

Fahri Efendi birden saçlı hocaya sarılıverdi, başını saçlı hocanın göğsüne dayadı, ağlamaya başladı, bir yandan,

—Vay benim sırlı dervişim bumuydu kaç gündür derdin, şimdiye kadar anlayamadım, affet beni… Diyor ona daha sıkıca sarılıyordu.

Cemaat bir kez daha şaşkınlığın suskunluğundaydı.

Kısa boylu bembeyaz sakallı şeyh ve uzun ince boyu ve beline kadar dökülmüş saçları ile iki zıt adamın sarmaş dolaş ağlaşmaları. Onları büyülemişti.

Fahri Efendi saçlıyı elinden tuttu, cemaate.

—Girin camiye size anlatacaklarım var dedi.

Ve başladı anlatmaya…

Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde birçok yerde ve defalarca, bizlere hakiki Müslüman olmanın yollarını göstermiş, Müslümanları tarif etmiş ve: Onlar ki namaz kılarlar, oruç tutarlar ve kazançlarından zekât verirler, sadaka verirler, komşularına akrabalarına yardım ederler,

Çalışamayacak durumdaki miskinleri, yetimleri ve halini kimseye söyleyemeyen, fukara-i sabirîn yani sabreden fukaraları bulup doyururlar. Ve bunu sadece Allahın rızasını kazanmak için yaparlar ve verdikleri için gururlanmaz, kimseye söylemezler.

Sağ ellerinin verdiğinden sol ellerinin haberi olmayacak şekilde davranırlar. Der.

Bunu bilen ve tam olarak idrak etmiş olan. Büyük ve Asil Ecdadımız, Müslüman Türk.

Asaleti, fazileti, necabeti, ahlâkı, tefekkürü, hassasiyeti ile en güzel çözümü bulmuş. Ve sadaka taşlarını düşünmüş ve uygulamıştır.

Farklı çap ebat şekil ve türde olmakla beraber, genellikle beyaz renkli; silindir şeklinde ve çoğu eski dönemlerden kalan ve insan gözü hizasında olan sütunlar bulunup, şehir ve kasabalarda; Çeşme civarı, cami yanı, hastane güzergâhı, tekke önü gibi herkesin gelip geçerken rahatlıkla görüp ulaşacağı yerlere dikine yerleştirilmiş. Bazılarını

İse daha büyük bir hassasiyetle, vereni de alanı da kimsenin göremeyeceği tenha yerlere koymuşlar ve bu taşlara

SADAKA TAŞI. Denmiştir.

Bu bakımdan sadaka taşları, necip milletimizin ruh derinliklerinden gelen, ince düşüncesinin

Olgunluğunun, insana olan saygısının taşa sirayeti, taşta tecelli ve tezahürüdür.

—Ey cemaat… Bilirsiniz.

Konya ya ışık ve renk veren hak ve hakikat güneşi Mevlana’nın yüksek mesajları ile

Konyalı şuna inanır:’’ Bir insanın kalbini kırmak, Kâbe-i Muazzama’yı yıkmaktan çok daha büyük günahtır. Çünkü Kâbe, Azer’in oğlu İbrahim peygamber tarafından, taştan, çamurdan yapılmıştır. Tarihi boyunca çeşitli sebeplerle yıkılıp yeniden yapılmıştır. Amma…

Müminin kalbi nazargâh-ı İlahi’dir.. Yere göğe sığmayan yüce Allah’ın sığındığı tek beyti yani evidir. Bu yönden müminin kalbi Kâbe’den çok daha değerli ve mübarektir.

Kişilerin gönlünü, kalbini, izzet-i nefsini, onurunu, vakarını, kişiliğini değil kırmak, incitmek bile yanlıştır. Bunu idrak eden ecdadımız, evinden çıkarken vereceği sadakayı, hayrı, avucuna veya kolunun altına alır, sadaka taşının yanından geçerken onu yavaşça kimseye göstermemeye gayret ederek, bırakıp uzaklaşırdı. Bırakılanlar daha çok para idi ama çeşitli türde yiyecek ve eşya da olabiliyordu.

Herkes işine dalıp, sokaklar tenhalaşınca başka semtin fakirleri gelip bu semtin.

Buranın fakiri ise başka bir semtin sadaka taşına giderek taşta birikenlerden, sadece

O günkü ihtiyacı olan miktarda parayı alıp uzaklaşırlardı. Fakir, diğer muhtaçları da düşünerek, Kalanını onlara bırakıyordu.

Böylece alan el veren el belli olmuyor, gurur, kibir, eziklik ve mahcubiyet ortadan kalkıyordu.

Deprem, sel, felaket, kıtlık kötü hava, insanları muhtaç duruma düşürür işte o zaman bu taşlardaki sadakalar yaraya merhem olurdu.

—Ey cemaat.

İşte bu nakış gönüllü, saçlı dervişimiz bunu bize aynı nezaketle anlatmak istedi, ama bu güne kadar anlayamadık. O duvarın altındaki taş eskilerin sadaka taşıdır. Doğrudur, ölüdür. Şimdi bize yakışan bu taşları bulup diriltmektir aslına döndürmektir.

Cemaat ağlıyordu, saçlı hocaya sarılıp af dileyenler vardı. O ise sessiz ve mahcup tu.

Konya seferber oldu, köşe bucak sadaka taşı arandı, bulunanlar ihyâ edildi, lüzumlu görülen yerlere yenileri kondu.

Her gün önünden geçip gittikleri. ‘’Bu taşın burada ne işi varda konulmuş.’’ Denilen taşların ne olduğu anlaşıldı.

Saçlı hoca, canlanıvermiş yüzündeki kasvet dağılmıştı. Fahri Efendi fakir ve muhtaçları bulup, haberdar etme işini saçlı hocaya vermişti. Hoca bunların sırrını saklamakta eşsizdi.

Ayrıca devamlı esnaf arasında dolaştığı için herkesin durumunu da bilirdi.

Mahalleleri dolaşıyor zengin fakir herkese adres tarif ediyor, kimin alacağı kimin vereceği belli olmuyordu. Kadınlarda coşmuştu. Kimileri askerden dönecek oğlu için taşlara börek adıyor, bazıları çorap, atkı örüyor kararınca hizmete katılıyorlardı.

Saçlı hoca o günlerde uğradı Yusuf’un dükkânına.

Bu sefer Yusuf saçlıyı kapıda görünce korkmadı.

Saçlı hoca selam vermiş, yarın yatsı namazında Şeyh Elman (ışgalaman) camisinde ol, tekrar uğrayacağım demiş ve ayrılmıştı.

Yusuf olanları biliyordu, saçlının dükkânına uğramasından buruk bir sevinç duymuştu.

Yusuf ve Yusuf gibi onurlu fukaraların gönlü genişlemiş, geçim sıkıntıları kalmamıştı.

Yusuf ‘un evinde mütevazı ocağı tütüyor ve asla israfa kaçmıyorlardı.

Soğuk kar ve kış’ la gelen sıkıntı atlatılmış. Bahar eriyen karlarla bereket getirmiş, otlar ekinler diz boyu uzamış ağaçlar meyve yükü olmuş, alışveriş artmıştı Yusuf sadaka taşlarından aldıklarını kuruşuna kadar kaydetmiş ve beş katını mümkünse on katını vermeyi adamıştı.

İşleri açıldı, büyük bir azimle çalışıyor ve asla sadaka taşlarını unutmuyordu.

Artık alan el, veren el, olmuştu. Saçlı hoca ile beraberce gönüllü çalışmışlardı.

Köyünü unutmadı caminin köşesine yaptırdığı taşı diktirdi, köylülere sadaka taşının ne olduğunu gözyaşları ile anlattı.

Saçlı hocanın ökseği Anadoluda ki küllenen ateşi canlandırmıştı.

Saçlı Hoca O günlerin mutlu telaşlarında sır oldu, Bir gün nasılsa döner, derviştir âdetidir dediler, telaşlanmadılar.

Bütün Anadolu’yu esir alan zorlu kış Erzurum’da bu yıl daha zorlu geçmiş, geç gelen bahar yüreklere su serpmişti.

Hasankale’ye bağlı Alvar köyü imamı ve Ruslarla giriştiği çete savaşları ile’’ EFE ’’olarak ta bilinen, Koca şeyh Muhammed Lütfi Hazretleri, sabah namazından beri telaştaydı.

— Uşaklar hazır olun, yolda misafirimiz var, yorgun ve karnı açtır. Çorba, aş hazır edin ballı sıcak süt hazırlayın, canım, yoldaşım geliyor.

Hane halkı misafire alışıktı ama telâşa alışık değillerdi. Onu hiç böyle heyecanlı, görmemişlerdi. Onlarda geleni merak ediyorlardı. Efe’nin gözleri anayoldan köye doğru kıvrılan ince toprak yoldaydı.

Nihayet beklenen misafir göründü, Efe Hazretleri onu köy girişinde karşıladı, esmer uzun boylu yağız adamın, gözleri yaşarmıştı mavi gözlerinde edep, hayranlık ve özlem vardı. Hiç konuşmadan hürmetle şeyhin ellerini tuttu avuçlarını koklayarak öperken, gözyaşları döküyordu. Şeyh Efendi de ağlıyordu kısık bir sesle, sadık Yunusum benim, evladım, yarenim

Hoş geldin özlemişiz seni diyor, özenle, sımsıkı taranmış ve ensesinden bağlanıp ceketinin içine uzanan siyah saçlarını koklayarak öpüyordu.

Konuşacakları çok şey vardı yemek hazır oluncaya kadar, şeyhin hücresine çekildiler.

Derviş Yunus, Konya’nın meşhur Saçlı hocasıydı. Meczup görünümünden eser kalmamış, bakışları, yüz ifadeleri değişmiş, durgun ve olgun bir ifade gelmiş, yüzünün güzelliği ortaya çıkmıştı. Alvar’ın çevre köylerinden birinde doğmuş, anası onun doğumunda ölmüştü. Babası da genç yaşta ince hastalığa yakalanmış öleceğini anlayınca yetim kalacak tek oğlunu sağlığında, Efe Hazretlerine emanet edip, kısa süre sonra vefat etmişti.

Asıl adı Memiş’ti, Efe hazretleri bu ana baba yetimini kendi oğlu gibi kabul etti, Taptuk Emre’nin Yunus’u vardı. Sen de benim Yunus’um ol. Adını Yunus koydum demişti.

Hane de herkes onu benimsedi. Dergâhta yetişti. Arapça, Farsça, edebiyat, şiir, Kur’an bilimleri, hendese öğrendi. Yetiştiğine karar verilince, görevi icabı Anadolu’nun yolunu tutmuştu.

Efe Hazretleri Yunus un ellerini tuttu, özlemi hala geçmemişti.

—Konya’dan Fahri Efendi gardaşımdan mektup aldım, görevini başarı ile tamamladığını öğrendim. Aferin evlat. Biliyorsun yeni bir devlet kurduk, senelerdir ihmal ve fakirlik çeken halkımızın her derdine devlet henüz yetişemez, kendimizden olan kayıpları bulup, çıkarıp devletin işini kolaylaştırmalı hemde. Geçmişimizi yaşatmalı ve bir daha unutmamalıyız.

Şimdilik dinlen, saçlarını kestir, sakalını kısalt onlar vazifen icabı idi, görevleri tamam oldu.

Yunus’un yüzünde belli belirsiz sevinç dalgalandı belli etmemeye çalıştı.

Bundan geri… Dedi. Efe Hazretleri, bakışları derinleşti, yüzü gölgelendi, bundan sonra işler zorlaşacak Yunus can. Dedi. Zorlaşacak.

Sadaka taşları işe yaramayacak Ahâlide, ahlak azalacak, bina çoğalacak, zina çoğalacak.

Başka şeyler gerek.

Odanın duvarındaki gömme dolabı açtı, büyükçe ve ağır bir kese çıkardı, yunus’un önüne koydu.

Burada bin altın var Yunus can, memleketin her yerinden, bu derdi hisseden vatan evlatlarından geldi, büyük emanettir. Sahip olacağından eminim.

Şimdiki görevin Kayseri’de. Orada. Tüccar olacaksın sadık, dürüst, güvenilir, sevilir, yardımsever, Müslüman.

Vakıf kuracaksın sadaka taşlarından daha çok iş görecek. İşsize ekmek değil, iş verecek,

Okul verecek, fabrika verecek.

—Bu günlük bu kadar şimdi dinlenme zamanı dedi.

Hücreden el ele çıktılar…

'SADAKA TAŞI' için 5 Yorum

akif
16 Şubat 2009, 13:01

üstad ellerine sağlık
bu kültürü tüm milletimize yeniden kazandırmamız lazım…
emeğinden dolayı Allah Razı olsun…

15 Nisan 2009, 13:56

bu tür manevi sohbet ve düşüncelere her zaman ihtiyacımız var.allah firasetimizi artırsında tatbik edebilme imkanı ve gücünü versin bizlere .okurken bile yaşar oldum geçmiş zamanı .çok güzel duygu.mana ile yoğurulmak mana ile yaşamak ne güzel allahım dini yaşamak ve yaşatmak.mahrum etme bizleride allahım.allah emek ustalarından razı olsun.

22 Mart 2010, 16:34

çok güzel bişey :)))))

22 Mart 2010, 16:37

bu gibi seyler beni we arkadaslarımı çok duygulandırıyor sadaka tasının bizim okulda din kültürü we ahlak bilgisi sınıfında da war merak ettim arastırdım yorum yapmak istedim şuan çok mutluyum

Osman Ç.
25 Nisan 2015, 21:10

Üstadım çok güzel , Allah razı olsun

Yorum Yaz