Nur Pınarı

http://www.kemalelitemiz.com/nur-pinari.html

Ahırlarımız Meram Tavus Baba çamlığının hemen arkasında. Atlarımızı hazırlayıp

Yola koyulmamız zaman alsa da, tepelerde sabahın serinliği vardı.

Çamlıkların yeşilliği bitince dağlar hüzünlendi. Eylül gelmişti, ağaçsız ve neredeyse çıplak tepelerdeki, seyrek bodur çalılar yeşilliğini kaybetmeye yüz tutmuş, otlar sapsarı kurumuştu.

Loras Dağına uzanan tepelerde, ne bir kuş sesi ne keklik ötüşü nede süzülen şahinler vardı.

Geleniler(yer sincabı) koşuşturmuyordu, atlarımızın nal seslerinden ürküp kaçışan tavşan ve tilkilerde yoktu. Sanki yakıcı bir nefes dağların canını almıştı. Buna rağmen dağların görüntüsü, havanın temizliği ve sessizlik, göz ve gönül huzuru veriyordu.

Kuru vadilerden aşıp, Loras’a yaklaştıkça, artan gölgelerde, serinleyip, ilk mola yerimiz olan meşelik’de, azıklarımızı yemek, kapari toplamak ve atlarımızı serinlendirmekle geçen

Saatlerden sonra; Akşama yakın ulaşıyoruz Dere yaylalarına.

Dere Yaylaları dere vadisinin Loras Dağına bakan sırtlarındadır.

Bu yaylalara hayat veren pınar , NUR PINARI dır. Nur pınarı Romalılardan beri sular vadiyi. Cılız olmasına rağmen, bu suyla yamaçlar hayat bulmuş.

Dereliler burada elma, armut, üzüm, ayva ve sebze yetiştirirler, arıcılık yaparlar.

Gübresiz, ilaçsız ve tatlı suyla sulanan bu ürünler ayrı bir lezzet taşır. Balı’da harikadır.

Bu akşam, ahır sahibimiz rahmetli tavukçu Mustafa’ nın oğlu Ali’nin misafiri olacağız.

Gelmişken Nur Pınarının, Nur Dedesi’ni ziyaret edeceğiz.

Nuzumla’lı Mustafa Efendi, İrmikçi Mustafa Efendi, Gececi Mustafa Efendi

Lakapları ile de anılan, doksanlık bir nur dededir; Mustafa Amca.

Kışın Hacı Fettah Mahallesindeki evinde oturur, yazları ise;

Derelilerin kendisine tahsis ettiği ve kalın bir iğde ağacının gölgelendirdiği Nur pınarına bitişik evde, kalır, ibadet eder bir Hak dostudur.

Kendisine kalırsa mektep medrese görmemiş, ümmi bir zattır amma…

Onun sohbetlerinde anlattıklarını kitaplarda bile bulamasısınız.

Ali bizi heyecanla karşıladı. Atlarımızı bağlayıp, pınarın berrak ve serin suları ile serinlendikten sonra, hemen görmek istedik Nur dedeyi. Ne yazık ki Mustafa amcanın Meramda oturan torunu Ali, sabah gelip onu götürmüştü.

Bugün geri dönmez dedik, hüzünlenmiştik, elden ne gelirdi.

Sıcak misafirperverlik bize huzur vermiş, yemeklerimizi yedikten sonra yatmıştık, sabah

Kahvaltısından sonra aynı yoldan dönecektik.

Kapıya vurulan sert darbelerle uyandık.

Kalkın YA HUU… Vakt-i salât’tır… Kurtlar bile HUU diyor. Siz ne durursunuz. ?

Bu onun sesiydi. Heyecanla toparlandık, imsak vakti idi.

Mustafa Amca gece karanlığında o bembeyaz sakalı, uzun gri ceketi, beyaz örme takkesi

Ve elinde bastonu ile karşımızdaydı.

— Şehirde durdurmadılar kalk yaylaya git, misafirin var dediler.

— Yatsıdan sonra Ali getirdi beni.

— Düşün önüme önce abdest alalım… Dedi.

Önce Nur dede sonra biz, Nur Pınarında abdest aldık. Eve dönmedik, Nur Dede hemen

Yamaçtan tepeye doğru yürüdü, sırtta durdu,

— Burada cemaat oluruz, kılarız namazımızı dedi ve oturdu. Hepimiz çevresinde halkalandık.

Gökyüzünde Samanyolu’nun ışıltısı vardı, uzaktan Konya’nın ışıkları görünüyordu,

Nur Dedenin yüzünde Nur Pınarı’nın damlaları vardı. Bu damlalarda Samanyolu ışıldıyordu.

— Namaza vakit var, bu gün sohbet PINAR olsun. Dedi.

— Su… Rahmet olmadan önce pınar olarak doğar ve vazifesi başlar. Vazifesini hakkıyla

yapabilmeside onun saflığı, berraklığı, tatlılığı, temizliği, serinliği ile doğmasını gerektirir.

Ya değilse pınar olamaz ..İşi sağlıktır , hayat vermektir , tohumları uyandırmaktır , can

Üflemektir, yıkamaktır, arındırmaktır. Görevini hakkıyla tastamam yapar, kirlenir derya’ya

Karışır. Dünya kuruldu kurulalı suyun bir damlası bile boşa gitmemiştir. Gitmeyecekte ..

— Vazifesini yapmıştır, iltifata hak kazanır, nazara mazhar olur. Buharlaşır, kirlerinden

Arınır ve RAHMET olur.

— İner tekrar göreve, doğar, Pınar olur.

— Şırıltısı şükürdür. Şükürle taşır Hakk’ın HAY nefesini.

— Dedik ya. İşi can vermektir. Tohumlar arar ona hasret. Tohum ona muhtaç. O, tohuma

— Biri, can derdinde, döl derdinde. Biri. Vazife.

– Tohum suya hasret, çünkü çoğalacak, bir tohum bin olacak, kurt, kuş, insan

Nasiplenecek. Tohumun vazifesi de ağır. Pelitler(meşe palamudu) , alıçlar, kozalar beklemede. Kuşlara sincaplara hem yuva hem rızk olacak. Her pelit orman hayalinde

Özgür bir ağaç olmak ve yaşamak, orman kadar kardeşçesine. Bin dalı olacak, kollar gibi

Semaya uzanacak. Bin dalında on binyaprak, eller gibi açılacak Rahman’a, dualarla

Rahmeti çağıracak. Nazara nail olacak. Mirası aktarmak, yaşam zincirini devam ettirmek

Hülyasında. Vazifesi bu. Takdiri bu. Su ile vazifeleri aynı, hülyaları aynı.

– Bak sofu. Yaratılan her zerrede bir kanun var. Bu kanun onun mürebbisi, her zerre bu

Kanun ile hayat bulur, bu kanun ile iş görür yararlı olur. Bu kanun ile akıl edemiyeceğiniz

İşler olur. ALLAH. Değişmez, değiştirilemez ve muazzam sırlarla dolu olan bu kanunları

Yarattığı her zerreye koyar ki. Nizam olsun, ahenk olsun.

– ALLAH bu kanunları koyduğu için RAB dir.

– Yaratmak la yani (HALIG) ile Rab lik birdir. Tıpkı Rahman ve Rahim gibi.

– Allah bunun için âlemlerin Yaradanı ve Rabbi bir.

– Kur’an âlemlerin Rabbi diyerek başlar, insanların Rabbi diyerek biter.

– Her zerrede kanun vardır’da, insan için yokmudur.

– Vardır elbet. Hem bütün hücrelerinde hem dünya hayatında hemde ahiret hayatı için

İnsanın uyacağı kanunlar vardır. İnsan bu kanunlarla terbiye olur, adam olur, miraç ider.

– Uymazsa bu kanunlara, isyan iderse şeytan olur, Belhüm Adal (hayvandan aşağı yaratık)

– Olur.

Son sözleri ile sesinin tonu yükselmiş, yanağındaki pınar damlası büyümüştü, onu

Büyüten göz pınarıydı. Samanyolu daha bir parladı yanağında…

– Su vazifesini bilir.

– Tohum vazifesini bilir.

– İnsan bilmez… Bu ne iştir. Ya HUU.

Nur Pınarı, Mustafa Amca olmuştu, şırıltısı ses olmuş konuşuyordu Nur Pınarı.

– İnsan. İnsan. Vazifesi çok ağır. Öyle ağır ki o vazifeyi hiçbir nesne yüklenemedi.

– Her zerre kendisine hükmeden kanuna tabidir. Tırnak hücresi süt yapmaya kalkmaz

– Rabbi’ne itaattedir isyan iderse kanser olur. Bunda da hikmet vardır, misaldir, kulaklara küpedir. Anlayana…

– Toplumların hastalığı, düzenin bozulması, adaletsizlik, fakirlik, zulmün artması hepsi.

– Kanunlara itaatsizliktendir. İnsanda kanununu bilecek. Pınar olmanın, arınmanın, Miraç etmenin terbiyesini alacak. Nereden gelip nereye gideceğini bilecek, vazifesini eksiksiz yapacak, adamlık sıfatını alacak, yakin olacak. Bu yakin olma imkânı insandan başka hiçbir yaratılmışa verilmedi. Cebrail’e bile…

– Neden dersen? İnsana verilen fazladan bir mükâfat var ki. Hiçbir canlıya verilmedi.

Yakin lik onunla olur. Cenab-ı Hak İnsana kendinden öz bir cevher verdi. Bu öz bizi

Değerli kılar, insanı eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) yapar.

– Nedir bu öz. ? Dersen ..AKIL dır Sofu ..Akıl ..

– Onun için Allah ben size şah damarınızda daha yakınım. Demiyor mu?

– Akıldan da mahrum olanlar var, onlara sorumluluk yok, bu da ibret için.

– Akıl. Bilmeyene öğretir, okumayana okutturur, öğrendikçe öğrendiğin ile amel edersin.

Sebepleri bulursun, pınarı görürsün. Dereler kirlenmişse temizlemeye kalkmak ahmaklıktır. Temizlik pınardan başlar. Yolu akıldır, sistem bozulmuşsa esas sebebini ara

Teferruatla uğraşma, işin kaynağına in. Bozulmada oradadır düzelme de.

Bu, her iş de böyle.

– Dedik ya… İnsanın işi zor vazifesi ağır. Akıl insana büyük vazife yükler. Önce kendini

Adam edeceksin, Rabbi ni tanıyacaksın, sonra yaşadığın yeri, mekânı, her zerredeki

Hikmeti öğreneceksin. Yaradılış gayeni bileceksin. Sonra hizmet gelecek, rehberin akıl

Olacak… Pınar olacaksın… Berrak, temiz, tatlı yumuşak, sevecen, hayat veren,

Ayırt etmeden hizmet eden. Müslüman, gayri Müslim, zengin, fakir, Hindu…

– Bak sofu.

Atların rengine, atın donu denir. Atın donu al, atın donu dor, atın donu kır. Derler.

– Atın donunda huylu, huysuz olduğu belli olur. Adamın donu yani rengi, teni, kanı, dili

Önemli değildir. Âdemoğludur, ak da olsa kara da sarı ya da kıvırcık. Eyer pınar gibiyse

Hepsi birdir. İş kafada ve yürektedir. İş pınar olmadadır. Pınar tohum ayırt etmez,

Fedakârdır, adildir.

– Pınar oldun mu, herkes senden yardım, iyilik görür, için dışın berrak olur.

– Damlana Samanyolu sığar…

Hepimiz bir anda irkildik. Çünkü gözlerimiz yanaklarındaki, damlada akseden Samanyolu’ndaydı…

– Kalpler temizlendi mi , saflaştı mı .Hak nazar eder, bilmediğini bildirir, önünü açar, zihnin açılır. Hizmetin artsın diye, yardım gelir.

– İnsan pınarının kiri, kötülüktür. Kirin en kötüsü KUL HAKKI dır ..

– Sade insan hakkı değil, yaratılmış her zerre ve canlı cansız mahlûkatın hakkı.

Kurdun kuşun , Geleni’nin , pelit’in , alıç’ın , ağacın , toprağın , ozon tabakasının , havanın .. İnsan pınarının en büyük kiri kul hakkını gasp etmektir, hakkını vermemektir.

– Bunun Şehit’e bile affı yoktur. Aman ha. Sofu dikkat edin ..DİN , KUL HAKKI’ dır.

– Pınarı’nı bu kirle sakın kirletmeyeceksin, bu kirden uzak duracaksın, bu kire bulaşırsan baştan her şeyi kaybedersin.

– Pınar oldun mu, pınar seni bulur, pınar pınara karışır.

– Cenab-ı Hak insana pınar olmak için akıl verdi, mertebe, mertebe eğitti, eğitmenler gönderdi, adam gibi adamlar(Peygamberler) gönderdi.

– Bak sofu.

– Örneksiz ölçüsüz hiçbir şey yoktur. Elinde ölçü olacak, her şeyin ölçüsü var, akıl bulur ölçüyü. Metre dedin mi dünyanın her yerinde aynı ölçüdür. Gram da, milim da, Sayılar da.

– Dokuz sayı birde sıfır, bunlarda ölçüdür, bu ölçü ile ilim bu günkü seviyeye geldi.

– Daha da önü var hemde sonsuz , çünkü akılı veren sahibin aklı sonsuz , ilmi sonsuz ..

Ölçü ile gidilir bu mesafeye.

– İnsanın ölçüsü yokmu.

– İnsanı neyle ölçeceksin. Hangi ölçüye göre adam olacaksın. Adamı neyle tartacaksın.

– Adamlık ölçüsü ne. İnsanlık ölçüsü ne. Kim. Nerede.

– Öyle bir ölçü ki. Hem bu dünyada geçerli olacak, hem öbür tarafta. Sayı cetvel bu taraf için, ama insan sadece Dünya için yaratılmadı, insanın birde ötelerdeki hayatı var.

– Bu ölçü orada da geçerli olacak. Hem ölçü olacak, hemde senin gibi benim gibi etten kemikten olacak, her işi pınar olacak, pınarlar pınarı olacak.

– İnsana bunu da sundu Rabbimiz.

– Adına MUSTAFA dedi… Amma… İrmikçi değil.

– MUHAMMED MUSTAFA…

Bu isimle , Nur Pınarı , göz pınarından çağladı , Samanyolu kaydı……

Pınar hıçkırmaya başladı, yol buldu sinelerde. Hepimiz Pınar olmuştuk. Pınar ağlıyordu.

…………………………..

Hıçkırıklar arasında usulca.

– Bitmedi. Dedi.

– Son sözümü dimedim.

Derin bir nefes aldı.

– Aklınla kanuna uyarsan, ölçünü bilir ve izinden gidersen, vazifeni tam yaparsan.

– Bir mükâfat daha var. Asıl olan odur. Maksatların sonu, varılacak son noktadır.

– Seni ona yalnız ölçün götürür. Hem burada hem orada , hem burada hem orada ..

Pınar tekrar coştu. .Tek söz oldu AŞKA GÖTÜRÜR..AŞKA GÖTÜRÜR…

Sonra son nefesini verir gibi, usulca HUU dedi. Secdeye vardı.

PINAR TOPRAKLA BULUŞTU………………..

Söz ve hıçkırık kesildi, derinden bir inleme sesi geliyordu.

Pınarmıydı inleyen , Loras Dağımıydı , gecemiydi , Samanyolu muydu?…

Zaman durmuş tu. Mekân yoktu.

…………………………

Allahu Ekber….. Allahu Ekber….

Uzaktaki şehrimizin damları üzerinden, yüksek tepelerden, hafifçe geliyordu ezan sesleri.

Kendimize geldik. Nur Dede secdede inlemedeydi. Onun bu haline daha öncede şahit olmuştuk. Tahta tepen Camii imamı Hafız Şükrü Efendi de…

Genelde bu hal ona sabah namazlarında gelirdi. Nur Dedeyi Şükrü Efendi Tekbir getirerek sakinleştirirdi…

Usulca işaret ettik, Neyzen Sadreddin Özçimi’ nin o yumuşak sesi ile okuduğu Tekbir,

Nur dede yi kendine getirdi. Önce sünneti kıldık sonra Sadreddin Kamet okudu, ev sahibi imam oldu, Namazı eda ettik.

Tesbihattan sonra ortalık aydınlanmıştı. Nur Dedenin çukurlaşmış, ama pırıl pırıl mavi gözlerini, parlak elmacık kemiklerini, ince uzun parmaklarını ve tebessüm eden yüzünü gördük. Hepimiz sıra ile yüzünü gözünü öptük.

– Vakt-i Kerahattir, namaz kılınmaz ama daha kıymetli bir ibadet vardır o da tefekkürdür

– Ona mani yoktur, bana müsaade edin. Dedi.

Koluna girdik, hep birlikte evinin önüne geldik. Kapının yanında iki torba duruyordu.

– Bunların biri alıç dedi..Yolda yersiniz , çekirdeklerini gömün , kardaşım Yunus Emre için.

– Öteki pelittir, bunlarıda gömün, bu fakir için. Dedi. Evine girdi…

Dolu dolu dönüyorduk ziyaretimizden, Atlar bile coşkuluydu. Dere yaylalarından

Aşağı dolanarak inen vadiden, koyun sürüsünün derinden çıngırak sesleri geliyordu.

Meşelikteki molamız öğleden sonraydı, meşeliğe bitişik tepenin yamaçlarında gördük genç çobanı… Çömelmiş bir işle meşguldü, kendi kendine konuşuyordu.

Garip… Diyordu. Garip. Pelit için. Garip…

Bizi görünce doğruldu, selamımızı aldı. Kolay gelsin dedik.

– Pelit ekiyorum abiler… Pelit. Dedi. Birbirimize baktık şaşırmıştık.

– Sabaha karşıydı Ezanlar okunmadan az önceydi. Dedi.

– Karşı yamacın sarpında koyun dinlenmedeydi. Karanlıkların içinden bir dede çıktı geldi.

– Ben doğudan çobanlık için geldim, bu yörede kimseyi tanımam, tanımadığım bir dedeydi.

– Selam verdi, elinde bir torba vardı. Bunlar pelittir oğlum dedi. koyunun gezdiği yerlere göm onları emi.. Dedi..

– Daha ben bir şey demeden , yürüdü gitti..

– Ama nedense ağlıyordu , çünkü yanaklarında parlayan damlalar vardı..

– Hiç anlamadım..Neden bu vakitte . Hem pelit için Garip…

Olur, böyle şeyler dedik usulca… Nur Pınarı bizimleydi. Gözlerimizden coştu yine.

Atlarımızın yelelerinden toprağa damlıyordu..

Onlarla suladık. Alıçlarla , Pelitleri………………………..

NUR PINARI

Yorum Yaz