KÜNDEKAR MEVLÜT ÇİLLER USTA

http://www.kemalelitemiz.com/kundekar-mevlut-ciller-usta.html

— Mevlüt… Mevlüt… Hadi yavrum in ağaçtan artık, yemek hazır. Gel yavrum… Gel annem. Gel Mevlüdüm…

İsteksizce indi ağacından, yemeğimi yer yemez çıkarım dedi, o zamana kadar yavru sincap nasıl olsa terk etmezdi yuvayı. Günlerdir yeni doğan yavruyu görmeyi bekliyordu ancak bugün, kısa bir süre görebildi, yavru annesini yuvanın girişinde karşılamış ve birlikte karanlık kovukta kaybolmuşlardı. Bu yıl ilk defa anne sincap

Yuvasını bu yaşlı pelitte yapmıştı dört beş yıl önce bütün sincaplar ağacı terk etmişler arka bahçedeki genç pelit ve yanındaki çeviz ağacına yerleşmişler ve ağaç öksüz kalmıştı, sincapların gittiğini görünce ağlayarak babasına koşmuş, babası gülerek onu arka bahçeye götürünce onları orada bulmuştu, buna sevinse de.

— Neden evlerini terk ettiler baba… Bu ağaç daha büyük, neden terk ettiler.

Babası; Ağacın yaşlandığını, yaprakların seyrekleştiğini söylemişti, seyrek dallarda sincapların, onların açığını gözleyen atmacalara, şahinlere ve çaylaklara kolayca yem olabileceğini hatta kargaların bile fırsatçı olduklarını söylemişti. Kedilerin fırsatçılığını

Kendiside kaç kere görmüştü yaz tatillerinde elinde sapanı yavruları kedilerden korumuştu. Yavru sincap yuvada büyüyecek sonra anne sincap onu arka bahçeye taşıyacaktı. Okullar tatil olduğu için küçük Mevlüt ağaçtaki dünyasına kavuştu yürümeyi başardığından beri ağaç onun evi gibiydi, sokakta oynamayı top koşturmayı sevemedi. O hep doğayı incelemeyi, ağaçları kuşları sincapları sevmişti. Ağacın kokusu içine sinmiş, kuşlar, sincaplar gelincikler arkadaşı olmuştu, okuldaki dersleride bir türlü sevemedi, bu yıl ilkokulu bitirmiş, ortaokulda okumak istemiyordu bunu babasına henüz söylememişti ama babası da bunu hissediyordu okulların açılmasına yakın söylerim dedi. Onun okulu tabiat ana olmuştu, pelidin dal ayrımında evi gibi gördüğü bir yeri vardı, oraya taşıdığı minder bütün yaz ağaçta kalırdı. Ağaçta sanki onu tanır gibiydi. Pelidin dört mevsim değişen kokusunu bile bilirdi.

Her yıl, Hadim Dolhanlar köyünde oturan babasının askerden arkadaşı Derviş amcasına gitmelerini sabırsızlıkla beklerdi, orası onun cennetiydi, her yer ormandı pelitler, ladinler, ardıçlar, kayalıklar, keklikler, sincaplar, gelincikler, ardıç kuşları. Bütün ağaçlara çıkmak isterdi yeni kokular yenidünyalar, yeni keşifler. Yakında gideceklerdi Derviş amcasına.

Bu yıl ardıçları daha iyi bellerim dedi kendi kendine.

Büyük gün gelmişti ardıçlara, ladinlere meşe ve çamlara kavuşmuştu en çok da ardıçlar ilgisini çekiyordu, en uzun yaşayan ve en sert ağaçtılar. Ardıç tohumları toplamıştı bahçeye ekecekti onları, ama Derviş emmi, cebindeki tohumları görünce güldü.

— Onların hiç biri yeşermez evlat.

— Onu ancak ardıç kuşunun ekmesi lazım…

— Nasıl eker kuş, bizden farklı, nasıl eker tohumu.

— Rabbimiz bu tohumun çimlenme görevini ardıç kuşuna vermiş evlat.

Kuş tohumu yutar, tohum kuşun kursağında çimlenir, daha sonra dışkısı ile toprağa düşer, çimlenmiş tohuma dışkı gübre olur ve tohum fidana döner, ağaç olur.

Kuşun kursağına düşmemiş tohuma ne yaparsan yap yeşertemezsin, İlahi takdir böyle.

Onun için sakın ha… Ardıç kuşlarını öldürme, lokma kadar et için koca ağaçların canını almış olursun.

Mevlüt okulunu bulmuştu artık onun dershanesi doğa idi…

Sincaplar nasıl palamutları, cevizleri kış için gömdüklerinde onlardan yeni sürgünler oluyorsa ardıç kuşlarıda aynı işi görüyorlardı keçiboynuzlarını gagalayıp yutan sonra toprağa geri veren kuşlar da aynı işi yapıyorlardı.

Sonra çamlıklarda kehribar aramaya çıktılar, karlı dağların sarplarındaki yaşlı çamların diplerini kazdılar, güneşin etkisi ile sızan çam reçinesi toprağa damlar toprak onu bağrında saklar ve taşlaştırır, reçine kehribar olur, kehribardan da tesbih yapılır böylece yaşlı çamın gözyaşı tespih olur zikreder.

İnsanın zikrine, reçine, koka, demirhindi, sandal ağacı, pelesenk ağacı, gül ağacı,

Öd ağacı tesbih olup katılırlar, böylece dilsiz ağaçlar dile gelir; yaratanlarını zikrederler. Bu zikre kuşlar, sincaplar ve arılar hizmet eder…

Bu yıl geçen yıllardan daha verimli olmuştu. Mevlüt ün büyüdükçe artan bilinci ile öğrendikleri anlam kazanmaya başlamıştı, dolu dolu dönüyordu Konya ya ve Sarı Yakup mahallesindeki Bahçeli, avlulu, ulu meşeli evlerine.

Ne var ki bunca güzelliğe rağmen dönüş yolunda babasındaki durgunluğa anlam veremedi. anneside bir tuhaftı…

Sincapların özlemi ile girdi geniş kapıdan evlerinin avlusuna…

Ve donup kaldı… Yanlış yere geldiğini sandı etrafına bakındı kendi avlularındaydı

Ve koca pelit… Kesilmiş, parçalanmış dalları ve yaprakları avluya saçılmıştı. . .

Bahçenin diyer köşesinde bir baltacı dallarını kesmekle meşguldü.

Mevlüt donmuş kalmıştı ne konuşuyor ne bağırıyor nede kımıldıyordu öylece kalakalmıştı. Babası elinden tutup onu arka bahçedeki cevizin altına götürüp oturttuğunda da sessiz ve şaşkındı… Babası onu şefkatle okşuyor ve sakin ol oğlum sakin ol diyordu… Dinle beni oğlum dinle beni dediğinde… Baktı babasının yaşlı gözlerine…

— Seni çok iyi anlıyorum oğlum, bende aynı şeyleri hissediyorum ama… Ama ağaç yaşlanmıştı… Hemde çok yaşlanmıştı. Daha önce kesecektim ağacı o zaman ağaç boşa gitmeyecekti işe yarayacaktı, yaşayacaktı fakat senin ona olan sevgini bildiğim için kesemedim şimdi o sadece odun olacak ben bunun için ağlıyorum eğer beni dinlersen anlatırım sana.

Mevlüt. Yaşayacak mıydı? Dedi ilk defa…

Daha önce kesince, yaşayacak mıydı? Bu ne demek dedi… Kızgınca…

Babası tekrar elinden tuttu onu ağacın yanına götürdü Mevlüt minderinin ucunu devrilmiş ağacın altında görünce ilk defa ağlamaya başladı, başında babası sabırla bekledi sonra bak oğlum dedi… Ve yarılmış ağacın içindeki çürümüş ve kurtlanmış yerleri gösterdi, ağacın içi boşalmıştı küf kokuyordu daha önce Mevlüt bu kokuyu hiç almamıştı ağaç kurtlarının karmaşık delikleri ağacı mantar gibi delik deşik yapmıştı

İçindeki sızı, hafifler gibi oldu, babasına devam et der gibi baktı.

Babası rahatlamıştı.

— Bak oğlum yaratılan her canlı ölümü tadacaktır. Bu. Rabbimizin kanunudur.

Ölmek kaçınılmazdır amma…

İş, ölmeden önce, ölmeyecek eser bırakmaktır, vazife budur, olgunluk budur…

Bu insan içinde böyledir yaratılmış her zerre içinde böyledir. Her zerrenin bir görevi vardır. İnsanlar bir ömür yaşar olgunlaşır tıpkı ağaçlar gibi sonra meyve verir çocukları olur onları hayata hazırlar ilim tahsil eder insanlığa yararlı hizmetler yapar kitap yazar eserler yapar miras bırakır kendisinden sonrakiler faydalansın diye, kendisi ölür ama eserleri yaşar amel defteri kapanmaz. İşte o insan eserleri ile ölümsüz olur.

Peki, ya ağaçlar onlar ne olur. Onlar da gelişip serpilirler tohum verip çoğalırlar, gölge olurlar, meyve verip doyururlar, olgunlaşırlar. İşte o zaman, kalıcı, daima yaşayacağı ve unutulmayacakları bir işte kullanılmak isterler, yaşlanıp çürümek istemezler, odun olmak istemezler…

Burada, aracı, insandır, olgun insandır, ona, bu iyiliği ancak olgun insanlar yapar.

Ağacın çürümeden kesilmesi gerekir ki işe yarasın, okullara sıra olsun, evlere

Camilere kapı olsun, minber olsun dualara zikirlere eşlik etsin, kalem olsun ilim yazsın, tespih olup zikretsin ister.

Baston olup destek olsun, rahle olup Kuran-ı kucaklasın, nakışlarla süslenip tarih olsun ister, o zaman ağaç ölmemiş olur, değeri ancak o zaman anlaşılır ağacı sadece odun olarak görmek ona hakarettir.

Unutma oğlum bir gün seninle Alaaddin Camisine gidelim orada bir minber var,

Selçuklu eseri, abanoz ağacından, abanoz ağacı, el emeği ve göz nuru nun katkısı ile sanat olmuş değer olmuş, eser olmuş, tarih olmuş, şimdi o abanoz ağacı sence ölümü. Odun olmadan kesildi, faydalı bir işte kullanıldı şimdi zikir ve ezanlarla ruhu yıkanıyor ve şükrediyor yaradılışına. Hem de bin yıldır…

Bizim meşemiz bu denli yaşayamayacak, ama merak etme sağlam dallarından

Bir hamur teknesi yapacağım, kokusu ekmeğimize katık olacak, odunlarını evde yakmayacağız, odunları mahallemizin camisine vakıf ettim, bu kış camimiz onunla ısınacak sabah namazlarında onun sıcaklığını hissedeceğiz birlikte.

Babası konuştukça, Mevlütün içindeki kor ateş Dolhanlardaki erenler pınarının soğuk suları ile sönüyor, içini karartan kara dumanlar, yaylardan gelen sedir kokulu rüzgârlarla dağılırcasına ruhu rahatlıyordu. Yüzündeki kara sarılık çocuk pembeliğine döner olmuştu…

Kesilen meşeyi fırsat bildi babasına okula devam etmek istemediğini söyledi babası anlayışla karşıladı havalar güzleyip yapraklar döküldüğünde ve doğa kış uykusuna hazırlandığında, babası ile beraber gittiler, Konya nın en iyi doğramacı ustalarından Çolak Ali lakaplı, Ali Adıbelli ustanın dükkânına.

Ali usta Mevlütün ağaç ve doğa sevgisini ve ruhundaki inceliği babasından öğrenmiş ve sanatını böyle ince ruhlu bir çocuğa öğretme imkânı bulduğu için memnundu. Mevlüt ü evladı gibi benimsedi, o gün Mevlüt, Ali ustanın duası ile işe başladı.

Dükkânı hiç yadırgamadı burada en sevdiği kokular vardı, çam ardıç gürgen kavak, şimdi bu kesilmiş ağaçlara bir başka gözle bakıyordu.

Ve dışarıdan sevdiği gönül verdiği ağaçların gizli iç dünyalarını keşfediyordu, onun bu ilgisini ustası hemen fark etti iyi bildiği ama kimsenin dinleme zahmetine bile katlanlanmadığı bildiklerini, mevlüt e zevkle anlatmaya başladı. Hem çalışıyorlar hemde sohbet eder gibi ders yapıyorlardı.

— Bak evlat. . Bu gürgen Karadeniz in Cide dağından gelmiş oralarda hava rutubetlidir ağaçlar hızlı gelişir yaş çizgilerinin arası geniş gördün mü ağacın damarları kalın olduğu için ağaç iyi beslenir, sütü bol anaların çocukları gibi.

— Evlat bak. Bu meşe kütüğü kökün üç dört metre üstünden kesilmiş, çünkü yumuşak geldi rendeye, oysa meşenin köke yakın bölümü daha sert olur.

— Bu çam karaçam Torosların Akdenize bakan yamaçlarından kesilmiş nem ve sıcak onu yağlı yapmış reçinesi bol ve reçine kanalları geniş. Çıralı çamın alt iki metresinin üstü iyi olur… Bu çam güneşte kurumuş, latalar gölgede kurutulmalı güneşte kuruyan ağacın içi yaş kalır.

Her gün dükkâna zevkle gidiyordu mevlüt ve dükkân okulu olmuştu.

Bir gün usta elindeki kalın bir latayı Mevlüd e gösterdi. Bu gürgenin en has yeri evlat dedi, bu gürgene her nakış yapılır her hüneri gösterir, ağacın en has yerinden kesilmiş budak yok. Ağacı okşar gibiydi onu dikkatlice yontmaya başladı… Birden…

Hay… Aksi… Dedi… Hay aksi… Yüzünde derin bir üzüntünün çizgisi oluşmuştu, işi bırakmış elindeki tahtaya acıyarak bakıyordu, Mevlüt merak içinde yanına gitti.

Ne oldu usta. Ne oldu…

Çivi… Dedi kızgınlıkla… Çivi… Kahrolası Çivi… Çivi çakmışlar canım ağaca.

Sonra o kapkara, etrafı çürümüş, kalın ve derin çivi deliğini gösterdi Mevlüte.

— Bak evlat dedi. Ne hale gelmiş canım ağaç, bu çivi var ya, bu çivi, düşmandır ağaca

İş görür zannedersin ama ağacı böyle yaralar işte, çürütür, karartır, pası yüreğine işler ağacın, yapısını bozar, çiğere saplanmış hançer gibidir…

Elindeki tahtayı attı, bir işe yaramaz artık dedi. Kendinden geçmişti. Söylenmeye başladı. Ağaçlar çiviyi sevmez… Ağaçlar çiviyi sevmez… Ağaçlar çiviyi sevmez… Ağaçlar çiviyi sevmez… Gözleri dolmuştu, sesi titriyordu.

Mevlüte döndü… Bak evlat dedi.

— Bizim pirimiz. İSA Aleyhisselam… O da. Doğramacı idi. O da Ağaçları severdi.

O nu ağaçtan bir çarmıha çivilediler. Ağaç çarmıhı, kendisine taşıttılar…

O nu, sevdiği bir ağaca Çivilediler… ÇİVİ. ÇİVİ…

Acaba derim… Acaba. Çarmıh Çam ağacından mı idi…

O sevgili Resul -ü kendine çivilediklerinin acısı ile mi döktü gözyaşı gibi reçinesini…

Ondan mı kehribar olup, tespih olup zikreder reçine…

Ağlamaya başladı, Mevlüt te ağlıyordu…

Ali usta. Hıçkırıkları arasında.

— Sen hiç Kündekarları duydun mu? Evlat dedi ve devam etti. Duymamışsındır bilende çok az.

Kündekari… Kündekari… Bu adamlar çivi sevmeyen adamlar. Bu adamlar ağaca desene, sanata, emeğe, tarihe, Allah a âşık adamlar…

En çok Selçuklu’ lar zamanında yetişmişler, Selçuklu yurdunun birçok yerinde eserler vermişler, Camilerde mekteplerde, ağaçlara Can vermişler ormanları birbirleri ile kucaklaştırmışlar ayrı iklimlerde ayrı yamaçlarda büyümüş ağaçları tek bir kapıda tek bir minberde buluşturup sevaba sokmuşlar. .Onları ölümsüzleştirmişler. Hem de

Çivisiz, hemde çivisiz… .hemde çivisiz… Tutkalsız,

KÜNDE. Yakalamak, tutmak, sıkı sıkı kavramak. Anlamına gelir…

Bu adamlar, bu adam gibi adamlar. Ağaçları çivisiz tutkalsız sanat ve aşkla bir araya getirip ölümsüz bir eser verdiklerinden onlara KÜNDEKARİ denmiş… Evlat…

Tekrar ağlamaya başladı…

— Ben olamadım… Ben olamadım kapı pencereden ötesini yapamadım. Dedi.

— Kündekar işlerini gördüğümde yaşım ilerlemişti o zamanlar memleketin durumu iyi değildi herkes geçim sıkıntısındaydı, zaten yaşayan ustası da yoktu yaşayan Kündekari yoktu nasıl bellerdim, genç olsaydım, geçim derdi olmasaydı belki bellerdim. Ama yapamadım, yapamadım amma… Sevdim hiç olmasa.

Alaaddin camisindeki minberi, Mevlana müzesinin kapısını ziyaret ettim, Beyşehir Eşrefoğlu camisinin pencere kapılarını, minberini ziyaret ettim,

Aksaray ulu camii mihrabını ziyaret ettim abanozların, sedirlerin, meşelerin, armutların, şimşirlerin, Nasıl bir ahenk içinde hem dem olduklarını gördüm, ormanları renkleri, desenleri, birbirleri ile çivisiz tutkalsız buluşturan bu gönül ehli, sanatkâr insanlara Fatihalar gönderdim. Dedi ve sustu…

O günden sonra… Kündekar Mevlüt Çiller usta… Hiçbir ağaca çivi çakmadı…

Mevlütün şimdi aklı fikri kündekar işleri olmuştu, fırsat bulduğu anda Konya’daki tarihi camilere gidiyor, saatlerce gözünü ayırmadan bu muhteşem sanat eserlerini inceliyordu, eserlerde ahşap işçiliğinin yanında muazzam bir geometri ve matematik

Hesabın olduğunu kavramıştı, önceleri defterlerinden yırtıp kopyaladığı motiflere defter sayfaları yetmez oldu, artık koltuğunun altında kalın bir tomar, parşömen kâğıtla geziyor, motifleri kopyalıyor ve evde çizimler yapıyordu. Ali usta ise onun bu

Merakını destekliyor, kaybolmuş bir sanatın yeniden filizleneceğini hissetmenin

Mutluluğunun da, heyecanlanıyor ve bu filizlenmenin kendi dükkânında yeşermesini

Görmenin onurunu da taşıyordu… Aşı tutmuştu…

Mevlüt’ün tarihi eserlerin başında sık sık görülmesi, Konya nın sanat ve tarih

Erbabının da kısa sürede dikkatini çekmiş, dükkân bu değerli insanların uğrak yeri olmuştu, herkes Mevlüte destek yarışına girmişti, kısa zamanda Mevlüt

Birçok dergi kitap ve fotoğraf sahibi oldu. Böylece kündekarların yanında sedefkârların, hakkakların, nakkaşların, hattatlarında, emek ve katkıları ile ağaçların nasıl odunluktan kurtulup ölümsüzlüğe kavuştuklarını idrak etmişti. Kapılar, minberler dile gelmiş, Mevlüt usta ile halleşir olmuşlardı.

İçlerindeki sırrı çözmesi uzun sürmedi.

Mevlana müzesi müdürü Mehmet Önder beyin tozlu depolardan bulup getirdiği ve yıpranan bir kapı parçası sayesinde, geometrik parçaların delik zıvana ile örülmüş

Geometrik iskeletin içine Kiniş geçme sistemi tabir edilen kızaklı sistem ile tablalarının takılmasını ve nasıl çivisiz, tutkalsız bir araya getirildiğini görmüştü.

Böylece Sevgi, alaka, saygı ve emek semeresini vermiş ve sırlar açılmaya başlamıştı.

Ali usta, zamanın geldiğini anladı artık kalfası Mevlüt ü özgür bırakmalıydı, o doğrama işini bırakmalı ve kündekar olmalıydı, sarılarak vedalaştılar. Mevlüt, Ali ustanın yanında kaldığı bu dört yılı hiç unutmadı. Ali usta sayesinde onsekiz yaşında kündekarlığa adım atmıştı.

Askerliğine az kalmıştı, dükkân açmadı, bu geçen sürede hep araştırma ve denemeler yaptı, bu arada durmadan yeni bir sır açığa çıkıyordu en önemli meselenin kullanılacak lataların kurutulması olduğunu anladı doğru kurumamış latalar ileride açılma ve gerilmelere sebep oluyordu. Ayrıca gövdeyi oluşturan geometrik parçaların gelişi güzel döşenmediğini, bunların muazzam bir ahenk içinde bir araya getirildiğini, değişik renk ve desenin birbirini nasıl tamamladığını, parçaların sayısında bile bir mana olduğunu, keşfetti. Öğrenecek çok şey vardı.

Bütün bunlar kavrandıktan sonra, yapılacak kapı ya da minberin oranının caminin mekânına uygun ebatta olması, ahengi bozmaması gerekiyordu, iç ve dış alanların hesabı, renk uyumu, tarihi uyum, yörenin özellikleri iklim şartlarına göre malzeme seçimi, nem oranı, planlar, çizimler, tamamlanacak ve işe başlanacaktı.

Mevlüt usta bunlar için kendini hazır hissetmiyor, tarihi bir sorumluluk taşıdığını biliyordu. Kündekarlığın sadece ağaçları yontmak değil, geometri, matematik, teknik ressamlık hattatlık, hakkaklık müzehhiblik, sedefkârlık oymacılık, perspektif mimarlık, renk bilimi, tarih, sanat tarihi, İslam tarihi, edebiyat, musiki ve derin bir dini bilgi, tasavvuf neşesi, sabır kanaat tevekkül, mütevazılık gibi adamlık sıfatlarına sahip olmak gerektiğini anladı.

Kündekarlar sıradan doğramacı değillerdi. Onlar: Kültürlü, sanatkâr, mahir, naif olgun ve aydın insanlardı, elleri öpülesi, ölümsüzlüğün sırrını yakalamış, amel defterleri açık, kutlu insanlardı.

Bu müthiş sanat eserlerini yapmışlar, eserlerinin bir köşesinde küçük bir motif üzerine

Kendi isimlerini Amelehu ( bu işe emeğini verdi)diye başlayan bir ibare ile belirtmişlerdi.

Mevlüt usta zaman zaman okula giden yaşıtlarına imrenmişti.

Oysa şimdi O akademik kariyere hazırlandığının farkında bile değildi.

Araştırmalar ve yeni bilgiler, yanında sorularıda getiriyordu.

Neden? Bu kadar emek ve göz nuru. Sonuçta kapı ya da minber birisi caminin giriş kapısı diğeri hutbe okuyan hocanın sesini duyurması ve görülmesi için yapılan basamaklı bir yer. Neden bu kadar değer verilmiş onca meselenin içinde, evet sanat eseri ama neden.

Cami kapısının cennete açılan kapı olduğunu öğrendi, çünkü cennete giden yol camiden geçiyordu bunun bilincinde olan kişi ise, bu kapıyı severdi, bu kapı ölümsüzlüğün, Adam olmanın kapısıydı ve bu kapı ancak sanatla süslenirdi önemi ancak böyle idrak edilirdi. Ya minber. Neydi. Sırrı minberin, bunun tatmin edici cevabını bulamamıştı Minberin baş kısmı zarif, külah kubbeli, dört sütunlu ve süslü idi

Buradaki işçilikler daha zarif daha durgun ve sessiz bir zerafet sergiliyordu, buraya hocalar çıkmıyor boş bırakılıyordu, ötesi hocalar üstten dört basamağıda boş bırakıyorlardı, camilerin çoğunda, buraya camiye ait eski el yazması Kur’an lar konurdu Sakalı Şerife sahip camilerde ise; Sakalı Şerifin muhafaza edildiği sandıklar buraya konurdu. Evet, en doğru yer burasıydı ama her camide Sakalı Şerif yoktu oysa bütün minberlerde en üstte bu zarif kubbeli yer vardı.

Ayrıca neden minberlerin başı kanatları olmayan bir kapı gibi yapılıyordu. Basamakların sayısı hep tekti.

Bütün bunları sorduğu zaman aldığı cevapları tatmin edici bulmadı. Çoğu kişi, minberin sanatına hayran olmuş, motiflerin ve işçiliğin tuzağına takılmıştı oysa her noktanın inceliğini hesap eden bu ince ruhlu kündekarlar bunun sırrını bilmeseler bu ince işçiliği yapamazlardı. Ne. İdi cevabı, kitaplarda doyurucu izahlar bulamadı.

Bu düşüncelerle gitmişti, Sadrettin Konevi Hazretlerinin camisine, cemaatle namazı kılmış, namazdan sonra Konevi hazretlerinin zikir hücresinin kapaklarını incelemek istemişti, kapaklar kündekar işi idi ve çok sade yapılmıştı, süslemeden ziyade uzun ömürlü ve sağlam olması istenmişti, muhafaza ettiği mekânın ulviyetinin idraki içinde

Tasarlanmıştı, bu arada cami boşalmış, mihrabın sağında bir tek yaşlı dede kalmıştı o da iki büklüm gözleri kapalı tefekkürdeydi, camide her zaman olduğu gibi Sadreddin Konevi Hazretlerinin ruhaniyetinin sükûneti vardı. Kapakların sade işçiliği yine aklına minberleri getirdi, tam o sırada o nun sesini işitti.

— Gel sofu otur yanıma ben sana anlatayım minberin sırrını.

İrkilmişti, bu ses tefekkürdeki dedenin sesi idi, onu daha önce hiç görmemişti. Nasıl bilmişti içinden geçeni… İlgi ve şaşkınlıkla yanına oturdu…

Nur yüzlü, zayıf, beyaz sakallı, beyaz takkeli idi gözleri mavi ve pırıl pırıldı.

Dede Mevlütün ellerini tuttu… Bak sofu dedi…

— Sevgili peygamberimiz Medine ye hicretinin hemen başında mescidini inşa etti,

Ve vazifesine başladı, neydi vazifesi. İslamı öğretmek, insan olmayı öğretmek,

İnsanı adam etmek, Kur’ an_ı anlatmak, İşi bu, aşkı bu. Öğretmen olmak, eğitmen olmak. Mescidi. İse. Okulu.

Namazdan sonra mihrabın bize göre sağında durur başlardı anlatmaya.

Şimdiki gibi sadece cumaları değil her vakitte anlatır, bal ağzından bal akar, kimse mescidi terk edemez, dinlerlerdi.

Ayakta saatlerce durmak kolaymı. ? Bazen yorgunluk hissederdi mübarek.

Arkadaşları ona dayansın, dinlensin diye bir hurma kütüğü getirdiler şimdiki minberlerin durduğu yere koydular.

Gün geçtikçe Müslümanların sayısı arttı cami kalabalıklaştı dışarıdan gelenler mübarek yüzünü göremez oldu sesini duyan, yüzünü görmek isterdi doyamazlardı yüzüne bakmaya…

Bir gün bir kadın tahtadan yapılmış beş basamaklı bir minber getirdi, bunun üzerinde sohbetini yap Ya. Resul Allah yüzünü görelim dedi.

Cemaat bu işe pek sevindi. Mübarek bu minbere çıktı amma…

Ne oldu. biliyormusun. ?Dedenin pırıl pırıl mavi gözleri bulutlanmıştı, yutkundu.

Hurma kütüğü inlemeye başladı sofu… Kuru kütük inlemeye başladı…

Bütün cemaat duyuyordu inlemesini… Peygamberimizin bir mucizesine tanıklık ediyorlardı…

Kütük öyle bir inledi ki bütün dünya ve üzerindekiler, ağaçlar, taşlar hatta melekler duydu bu inlemeyi…

Ta ki… O Rahmet peygamberi Şefkatli elini üzerine koyana dek inledi…

Herkes ağlıyordu, Nebi de ağlıyordu…

Kütüğün bulunduğu yere gömülmesini buyurdu, kütüğü, oraya gömdüler…

Hurma kütüğü bütün ormanların, ağaçların hayali oldu, gayesi oldu, umudu oldu…

Ta kıyamete kadar da olacak… Hepsi minber olma hayalinde ve aşkında. Odun olmaktan kurtulup, minber olup, O mübareğin ikliminde soluklanma hayalinde…

Mevlüt usta duyduklarına inanamıyordu gözlerini bulutlu mavi gözlerden alamıyordu kendi gözleride bulutlanmıştı… Dede devam etti…

— Peygamberimiz Rabbimiz e yürüdükten sonra. Yerini alan, vekili olan Hazreti Ebubekir bu minber üzerinde vaaz etti ama en son basamağa çıkmadı, çıkamadı.

Çünkü orası MAKAM-I MUHAMMED MUSTAFA. İdi…

Orası yeryüzünün sonuna kadar o nun makamı olarak kalacak her camide her Mescidde. Ebubekir den sonra Hz. Ömer hürmet ve tevazu ile Ebubekir’ in basamağına çıkmadı Hz Osman Ömer’ in Hz Ali de Osman’ nın basamağını boş bıraktı… Peygamberimizin makamı ile onun dört güzide arkadaşının makamı boş kalacak.

Çünkü ilimin, öğretmenliğin, adam etmenin yol göstermenin önderinin ve onun dört arkadaşının yaptığı hizmeti yapacak onların seviyesine gelecek adam ve adamlar olmayacak ve olamayacakta ondan…

Minberin kanatsız kapısı ilim ve irşad kapısıdır ilim kapısının kanadı olmaz. Sonu da olmaz o basamaklar sayısızdır… Ucu Arşa gider… Bir de. Bir olur… Ondan… Tek..tir….

— bak sofu bu basamaklara hep temiz basılır, hürmet edilir, orada kâinatın efendisinin ayak izleri vardır.

Mevlüt usta şaşkındı kimdi bu dede… Hürmet ve mahcubiyetle sordu.

— Dedem adını söyle lütfen.

— Sofu ben Seydişehir’in Nuzumla köyündenim, adım Mustafa soyadım İrmikçi… Haydi, Allah işini rast getirsin…

Şimdi beni yalnız bırak burada biraz işim var…

Mevlüt usta, Sadreddin Konevi Camisinden ayrılırken minberin ne olduğunu idrak etmişti.

Askerlik dönüşünden sonra 1967 yılında kendi dükkânını açtı ama bir türlü kündekarlığa adım atamadı, araştırmalar ve denemeler bitmemişti, çok özel mekânlara

Çok kaliteli doğramalar yapıyor bu arada esas işi olan kündekarlığa yarayacak çok önemli bilgiler ediniyordu. Yüzyıllarca yaşayacak bir eserde kullanılacak ağaçların işlenecek hale gelmesi için neler yapmak gerektiğini araştırıyordu.

Meşe ağacının bile ikiyüz altmış çeşidi olduğunu bunların farklı kuruduğunu keşfetti,

Bunun için ağaçları kendisi kurutmalıydı, Tanıdığı sanayiciler ve mühendislerden bilgi aldı, elektrikli ve rezistanlı olan ve sıcak hava üflemeli sistemler araştırdı ve denemeler yaptı. Her ağacın farklı derecede ve müddette kuruduğunu keşfetti, sert ağaçlar kendi kendine kurutulma sistemi ile ne kadar kurusa da, fırında tekrar kuruması gerekiyordu.

Ağaç kesildikten sonra enaz onbeş yıl bekletilmeli ya da yetmiş derece ısıda kırk saat bekletilmeliydi. Bu sayede ağacın içindeki canlı hücreler ölmüş oluyordu.

Ölmeyen hücreler ağacın eğilip bükülmesine sebep oluyordu bu tip latalara çalışmış ağaç deniliyordu. Latalar ve keresteler aynı ağaçtan olsa bile farklı renklerde olabiliyordu,

Oysa yapılan işte bir renk uyumu olması da gerekiyordu.

Bunun için cevizlerin gübreye yatırıldığını, kestane ağacının önce tuzlu suya yatırılıp bekletildiğini sonra kurutulduğunu, abanoz ağacının gömüklü(organik çamur) suya yatırılıp sonra tuzlu suya alındığını, daha sonra işlendiğini öğrendi.

Nihayet ondört yaşında başlayan serüven kırklı yaşlarda semeresini vermişti ve Mevlüt usta… Çıraklık eserim dediği ilk işine; Dua, besmele ve himmet niyazları ile başladı.

Konya Cihanbeyi Yeniceoba Kütükkuşağı köyü camisinin kapılarını, minberini ve

Vaiz kürsüsünü yaptı.

Yurdun her bir yanından talepler gelmeye başladı. Fedakâr milletimiz bir kez daha öz benliğine sahip çıkıyordu.

Urfa Mevlüt Halil Camii kapılarını, Bursa Orhangazi kasabası camiinin kapılarını,

İzmit İgsaş gübre sanayi tesisleri camisinin minberini yaptı. Bu eserler yapım esnasında beliren aksaklıkların giderilmesini de sağlıyordu.

Kalfalık eserim dediği Ankara Kocatepe camisinin kapılarını da yaptı. Başkentin bu büyük camisinin işleri Mevlüt ustayı yurt dışına da duyurdu.

Ve ustanın ustalık eserim dediği Japonya Tokyo Camisinin kapılarını, pencere kepenklerini ve minare kapılarını yaptı.

Gözünü yaşartan, gönlünü titreten en iyi haber, en son geldi.

İslam’ın ilk kıblesi olan ve Sevgili Peygamberimizin Miracına vesile olan,

Kudüs Mescit el Aksa Camiinin minberi yapılacaktı.

Bu minber daha önce Selahaddin Eyyubi tarafından yaptırılmış fakat yanmıştı.

Eldeki kaynakların araştırılarak minberin aynen yapımını sağlamak için, çalışmaları

Ürdün Al Balka üniversitesi yüklenmiş, finansmanını da Ürdün Kralı sağlamıştı.

Kündekari işlerinin usta başısı olarak çağrılması ile Amman a gitmeden önce dostlarına hem müjde vermek hemde helalleşip dua almak istiyordu.

Ellerini ve gözlerini öpüp, dualarla uğurlamamızın ardından üç ay geçmişti, bir haftalık izinle gelmişti, geldiğini duyduğumda hemen kendisini görmek ve intibalarını almak istedim. Ve marangozlar sanayisindeki dükkânına acele ile gittim. Kendisi gibi nazik kalfaları, hürmetle buyur ettiler.

— Mevlüt usta vakit namazı için camiye gitti sizi odasına alalım, birazdan gelir dediler.

Odasının ortasındaki geniş çalışma masasının üzerinde yeni bir minberin çizimleri duruyordu. Minber boyunca üç tane onaltıgen yıldız göze çarpıyordu, bunların her birinde onaltı adet badem tabla vardı, ara birleşmeleri sekizgen yıldızlarla oluyordu, her bir yıldızın Otuzüç tablası vardı. Bütünü ise doksan dokuz adet ediyordu bu ise.

Allah’ımızın doksan dokuz güzel ismini (Esma ül Hüsna ) yı, temsil ediyordu.

Makam-ı Rasul her zamanki gibi sade idi, yan tablalar Hilye- i Şerif düşünülerek tanzim edilmişti ortadaki büyük yıldız, Peygamberimizi, dört köşedeki yıldızlar ise onun dört güzide arkadaşını temsil ediyordu.

Makam- ı Rasul ü taşıyan zarif ayakların tabana, secdeye yakın bir yerine mühür yazılmıştı.

Amele hu Mevlüt Çiller el Konevi

Bende-i Hak -i Pay-i MUHAMMED MUSTAFA…

'KÜNDEKAR MEVLÜT ÇİLLER USTA' için 2 Yorum

24 Kasım 2010, 11:55

Aklımın erdiği kadarıyla dağ dağ dolaşırım.Yaşıtlarım top oynar, ben dağda gezerdim. Yöremde ki dağların çoğunun adını dahi bilmem. Lakin hangi dağda su var nerden çıkar, nerden batar hangi dağda hangi kuş öter iyi bilirim.

‘Ölüm’ü görmek, ölümsüzlüğe erişmenin tek yoludur.

Toprağı kazıp, tohum ekip, onun fidan olmasını gören,hisseden,yaşayan insan bilir ancak kül ile kündekar eserinin ölümsüzlüğünü…

Enver ŞAPCILAR
25 Kasım 2015, 22:23

Sanatsa sanat usta ise işte usta. Ellerinden öperim Büyük hala oğlu.

Yorum Yaz