EMZİKLİ SEBİL

http://www.kemalelitemiz.com/emzikli-sebil.html

EMZİKLİ SEBİL

Mavi gözlü, esmer tenli adamın bakımlı sakallarında, yer yer belirmiş beyazlıklar onun orta yaşı geçkin olduğunu gösteriyordu. Oysa çok dinç görünüyordu, elleri ve dişleri temizdi, uzun boyu ve adaleli yapısını, üzerindeki bol Türkmen dervişi giysileri saklayamıyordu.
Kendinden emin bir tavırla, vakıftaki yemek sırasına girdi. Konya başşehir olduğundan beri, Selçuklu yurdunun her bir tarafından akın akın, kervanlarla gelen konuklar, töre gereği üç gün misafir kabul edildiği için, iaşe ibade ve ikametleri Sarayın göreviydi. Uzun ve zahmetli yollardan gelen bu konuklara aş ve yatacak yer temini zorlaşıyor, hanlar ve aşevlerinde yemek yetişmiyordu. Sabırla sırasını beklerken, konuşmaları da dinliyordu.
— Selçuklu Hanı’ nın bizim bu sıkıntımızdan haberi yokmu? Bu ne iştir. Veziri uyuyor mu?
— Sahip Ata külliye yaptırıyor, onun yerine aşevi yaptırsa ya.
— Bir somun verseler daha iyi, katıksız yer, bu eziyeti çekmezdik.
Arada hak verenlerde vardı. Kazanlardaki yemeklerin yetişmeyeceğini gören görevlilerin telaşı, sırada bekleyenlerin homurdanmalarını artırıyordu. Sıranın kendisine gelmesi ile tabağına konan etli pilav ve helva doyurucu değildi ve öğün vakti geçmişti.
Handan çıktı, tabağını ve somunu sıradaki bir ihtiyara verdi. Hanın karşısında kendisini yedeklerindeki ak bir atla bekleyen iki yağız delikanlı ile göz göze geldi, koşarak geldiler ve Alaaddin sarayına doğru gittiler.
Bu tebdili kıyafetli yağız adam Selçuklunun büyük veziri ‘ SAHİP ATA ‘ diye anılan,
FAHREDDİN ALİ idi.
Duydukları doğruydu, bir şeyler yapmak lazımdı. Alıngan olan Selçuklu boylarını küstürüp, birlik ve beraberliğin zedelenmesine izin veremezdi. Bütün gün zihni bu mesele ile meşgul oldu, yattığında henüz bir çare bulamamıştı. Sabah ezanından önce uyandığında gördüğü rüyanın tesirindeydi. Hayırdır inşallah hayırdır.
Rüyasında bir derviş kolundan tutmuş ve Sure-i Kıt-al’i okumuştu. Sureyi biliyordu
Cennetteki ırmakları anlatan sureydi. Bu ırmakların birinden süt diğerinden bal akıyordu.
Gözleri doldu, ecel herkese ve her an gelebilirdi. Mükâfatı Cennet olan ölüm bir lütuftu
Keşke, dedi keşke. Hanlık ve vezirlik geçici. Rüyasını kimseye anlatmadı.
Bütün günü sarayda toplantılarla geçti. Selçuklu yurdunun her köşesinden haberler geliyordu Sultan Keyhüsrevzade Keykavus, en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmaz, inceler, sorar ve danışırdı, çok dikkatli ve uyanıktı, onunla çalışmak zevkli, ama zordu. Gece aynı rüyayı tekrar gördü, rüya sıradan bir rüya değil, bunda bir hikmet var mutlaka rüyamı yordurmalıyım, diye düşündü. Mevlana Hazretleri aklına geldiğinde gözleri yaşarıverdi. O sağ olsaydı, keşke sağ olsaydı en iyi o yorardı, hatta ben demeden bilirdi ne söyleyeceğimi. Ama çok şükür mülk boş değil, Sadreddin Konevi Hazretleri sağdı. O Mevlana’ nın vasiyetiydi. Mevlana’ nın vefatından sonra her mülkîlini ona danışmıştı. Bir ziyaretinde;
— Fahreddin’im, vezirim, amel defterinin kapanmamasını istiyorsan ilim yuvası yaptır külliye
Yaptır, orada ilim tahsil edilsin halka hizmet Hakk’a hizmettir, diye öğüt vermiş bunu bir emir kabul ederek adını yaşatacak bir külliye inşaatına başlamıştı, inşaat devam ediyordu. Han-gâh, hamam, derslikler, yatakhaneler, dükkânlar yapılmış, cami bitmek üzereydi. Taç kapı yapımı henüz başlamamıştı. Külliyenin yerini tespit eden de Konevi Hazretlerleri’ydi. Üşenmemiş, yeri kendisi göstermişti.
—Burası bizden önce bu topraklarda yaşamış kavimlerin mekânı Diyar-ı Rum idi, burada
Onların medresesi hamamı ve kütüphaneleri var. Mektep mektep üzerine hamam hamam üzerine yakışır, külliyenin yeri burası olsun, demiş. O nun bu kerameti temel kazılarında ortaya çıkmıştı, kazılarda Roma hamam ve bina kalıntıları ortaya çıktı. SAHİP ATA, BU MİRASA SAHİP ÇIKTI ve mermerden iki lahitin külliyenin taç kapısına konmasını emretti, böylece bu toprakların mirası, külliyenin kapısında yaşatılacaktı… Ayrıca külliyenin yanındaki geniş araziyi, başka kalıntılar olabilir düşüncesi ile satın aldı. Buradan çıkabilecek eserlerin korunmasını vasiyet etti .(*)
Bu düşüncelerle geldiği tekkede Şeyh Sadreddin Konevi Hazretleri’ni odasında yalnız buldu. Elini öptü, diz dize oturdular. Rüyamı nasıl anlatsam diye düşünürken, Konevi Hazretleri konuşuverdi;
— Acele etme, Cennet ayeti okundu, ölüp de cennetlik olacağım diye sevinme, daha yaşayacak çok ömrün var. Süt ve bal… Süt ile bal bunlar cennet taamı. Saf, temiz tabii. Mübarek.
SÜT. Çocuğun aç midesine ilk giren gıda.
Mide görevine süt ile başlar.
Uzun yol yürümüş, sıcakta soğukta kalmış yolcunun midesine etli pilav ve helva ağır gelir.
Süt onu rahatlatır, adelelerindeki yorgunluğu alır. Bal ise diriltir güç verir, dizine derman olur.
Yolcuya, misafire süt ikramı ona garipliğini unutturur, yurt yakınlığı, ana sıcaklığı verir.
Gönlü ve kalbi yumuşar. Bal da aynıdır, dilinin pasını giderir, ağız tadı verir. Su ise serinletir.
Sahip Ata mesajı almıştı. Koca Şeyhin elini öpüp, dergâhtan ayrıldı, şimdi aklı bal ve sütteydi.
Anlamıştı. Gelenlere süt ve bal dağıtılacaktı ama nasıl. Önce atların sağına süt soluna bal şerbeti dolu güğümler konur, yanında bir at arabası da somun taşır, dağıtılır. Peki, güğümler boşalınca nasıl doldurulacak, bal şerbeti nasıl, hemence hazırlanıverecek? En çok konuk havaların sıcak olduğu yaz aylarında gelir. Bu sıcaklarda süt nasıl muhafaza edilir. Bu fikri beğenmedi. Yine vakıfta dağıtmak en iyisi… Ama sırada kendisi de beklemişti, zahmetliydi. Hem o kadar insana süt ve bal şerbeti ne ile verilecekti..Toprak kupa..Evet , toprak kupayı Silleli testi ustaları çokça yapabilirlerdi , bu mümkündü..Peki ama nasıl yıkanacak bu kadar kupa .? Kırılanlar olur, yenisi hemen nasıl bulunur. Aklı karışmıştı… Sokak aralarından saraya giden tenha yolda ağır adımlarla düşünerek yürüyordu. Selçuklu yurdunda birçok aşevi, vakıf, sebil vardı. Kandil gecelerinde buralarda ve camilerde süt ve bal şerbeti dağıtılırdı, ama cemaat bu kadar yoğun olmaz ve sıkıntı çekilmezdi. Bu sefer yüzlerce konuk söz konusuydu. İsteyen yemek yemeli, ama beklemek istemeyenler de kolayca süt ve bal şerbeti içebilmeliydi.
Nasıl. Nasıl. Nasıl.
— Allah rızası için bir sadaka.
Önünde genç bir anne belirmiş ve el açmıştı;
— Yavrum için bir sadaka…
Kucağında birkaç aylık çocuğu vardı:
— Çocuğum için. Sütüm azaldı, açım.
Çocuk annesinin memesini emiyordu.
— Çocuğum süt ememiyor.
— Çocuğum süt ememiyor… Yardım edin. Allah rızası için.
SÜT. MEME… EMMEK. EMZİK… SÜT… BAL…
—Sağol bacım, çok yaşa emi… Sağol, çok yardımcı oldun.
Kadına birkaç altın verdi. Al bunları çocuğun için harca… Sağol!
Kadının gözleri kocaman açılmıştı.
Altınları vereni tanımıyordu.
Bu nasıl bir adam, hem altın verdi hemde teşekkür ediyor… Şaşkınlığındaydı…
Sahip Ata çözümü bulmuştu. Saraya nasıl geldiğine şaştı. Hemen mimar
Abdullah oğlu KÜLÜK’ ü çağırttı, heyecanla düşüncesini anlattı. Külük bir kez daha vezire hayranlık duydu. Bu fikir onu da heyecanlandırmıştı. Külük hemen çalışmalara başladı. Bu eser onun da ismini sonsuzlaştıracak, en önemlisi amel defteri kapanmayacaktı. Hesaplamalar hazırdı, istişare başladı.

Kervan Alanya’dan gece karanlığında yola çıkmıştı . Develerin denkleri ağırdı, gün ağarmadan Alanya’nın sıcağından kurtulup, Torosların serinliğine ulaşmak lazımdı. Develer sıcaklanırsa sarplara tırmanmaları zorlaşır, yürüyüş temposu düşerdi. Buda Konya ovasının sıcağına yakalanmak demekti. Gece Dim Çayı boyunca vadiden yürüyen kervan, Dim Çayı kaynağına ulaştığında, tan yeri ağarmak üzereydi. Kervanbaşı Yörük Ökkeş ilk kısa molasını verip, kalın sesi ile talimatlarını yağdırmaya başladı:
— Develer yakın bağlanacak, katırlar önde olacak. Kadınlarla çocuklar kervanın ortasında olacak, öncüler fazla uzaklaşmayacak. Kimse benden habersiz çişini dahi yapmayacak.
Atlılar dizginleri sıkı tutacak, atlar ve develer ürkütülmeyecek. Herkes gocuğunu, kürkünü hazır etsin, çocuklar belensin. Torosların yazı da hastalar adamı, çoğunuz alışkın değildir dağ havasına. Ökkeş Emmi ‘ yi kervanbaşı yapan onun bu engin bilgisi idi. Ömrü Toroslarda geçmişti. Geyik Dağları’na bitişik obada yaşamış, hiçbir iş tutmamıştı. Keçi koyun gütmeyi sevmemiş dağlara kaçmıştı. Kendini bildi bileli dağlarda yaşamıştı. En büyük merakı geyik avı idi. Ta ki o dişi geyiği oklayıncaya kadar.
Kervan yola koyuldu. Ökkeş Emmi’ nin aklı Geyik Dağlarındaydı.
Geyik Dağı eteklerindeki Üçpınar Geçitinde adamları bekleyecekti. Vaktinde yetişiriz inşallah dedi kendi kendine. Vazife mühimdi, kervanbaşılık bahaneydi. Allah’ım… Verdiğin ömür kadar sağlık ver. Ver de son nefesime kadar hizmetimi yapayım, defterim kapanmasın, diye dua etti. Vazifeyi aldı alalı karabasanlarından kurtulmuş, gönlü Geyik Dağı kadar genişlemiş dağların türüm türüm kokusunu alır olmuştu. Eski, mutlu günlerine kavuşmuştu.
O dişi geyiği oklamadan önce de mutluydu. Şimdi geyiği düşündüğü halde içi daralmıyordu.
Kendini bildi bileli hep erkek geyik oklamıştı. Dağın en büyük boynuzlu erkeklerini avlamıştı.
Düğününde bütün obaya geyik eti yedirmişti. Her seferinde daha büyük boynuzlunun peşine düşerdi. O gün gördüğü boğa da en irisiydi. Sürünün en gösterişli dişisinin peşine düşmüş, uğruna birçok genç erkeğin boynuzunu kırmıştı. Dişiye bitişik geziyordu. Dişi geyik gebe değildi, belki daha tavında değildi, yanlarında yavru geyik yoktu. Geyiği gecenin ayazında koca bir çamın dibinde beklemişti. Geyik menzile girmiş, fakat insan teni kokusunu alıp, durmuştu. Geyik çok uyanıktı, adeleleri gerilmişti. Dişi erkeğin diğer sağrısındaydı.
Bu koca boğayı vurursam dişi hemen yeni bir eş bulur dedi ve oku saldı.
Erkek geyik okun tınlamasını duyup fırlayıverdi…
Ok dişi geyiğin kalbine saplanmıştı.
İlk defa bir dişi geyik vurmuştu. Sıkıntı ile gitti geyiğin yanına ve…
Karabasanını gördü… Geyiğin memeleri süt doluydu iyice şişkindi, süt ölü geyiğin memesinden fışkırıyordu.
Yavrusu yoktu… Dedi
Yavrusu yoktu… Haykırmaya başladı. Yavrusu yoktu. Yavrusu yoktu.
Birden anladı yavruyu bir dağ aslanı yemiş olabilirdi, memeler onun için dolmuştu.
Bu onu rahatlatsa da. Süt akıtan memeler onun kâbusu olmuştu. Yayını ve oklarını orada kırdı, avı bıraktı. Günlerce dağlarda dolaştı. Dağların kokusu gitmiş, karabasanı olmuştu.
Kervanbaşı olması dağları iyi bildiğindendi, ama vazifeyi alıncaya kadar bunalımı sürmüştü.
Yaz aylarında kervan devamlı Konya’ ya giderdi. Konya’ da Sahip Ata’ nın külliyesini seyretmeye bayılır, dağlarda alışık olmadığı bir güzelliği seyrederken mutlu olurdu.
Yine böyle bir günde duymuştu.
Taç kapının emzikli sebilini.
Koca vezir taç kapının bir yanına SÜT diğer yanına BAL şerbeti sebili yaptırıyordu.
Bu süt ve bal şerbeti yayladan getirilecek karla soğutulacak ve sıcak yaz günlerinde içenler serinletilecekti…
SÜTLÜ SEBİL… SÜT… SÜT.
Bu işi ben yaparım, bu benim vazifem olsun.
Böylece dişi geyikle helallaşırım. Bu iş benim işim… Bu iş benim işim. Demiş…
Ve saraya koşmuştu. Saraya almamışlar, kapıdaki bekçi çerileri tepelemiş, gürültüyü Sahip Ata duymuş, yaka paça çıktığı huzurda ağlayarak dişi geyiği anlatmış ve koca vezirin de gözlerini yaşartmıştı. O gün kar getirme görevini almıştı hem de ölünceye kadar.
Son düşüncesini beğenmişti sesli söyledi. Hem de ölünceye kadar…
Keyifle atın üzerinde kaykıldı.
Adamlarını bir gün önceden iki katırla yollamıştı. Geyik Dağı’nın sarplarına katırla tırmanıp
Yanlarındaki keçi kılından dokunmuş hurçlara sıkı sıkıya kar basacaklar, akşam serinliğinde
Üçpınar Geçidi ’nde kervana katılacaklardı. Hurçlar develere sarılacak, üzerine ıslak keçe dolanacak, bu keçeler arada soğuk pınar suyu ile ıslanacak ve sıcak Konya Ovası karlar erimeden geçilecekti.

Taç kapının çizimleri, Sahip Ata’ nın istediği şekilde uygulanıyor ve taç kapı bütün muhteşemliği ile yükseliyordu. Genel görünüm her zamanki Selçuklu üslubu idi. Kapı mihrap şeklindeydi, Romalılardan kalan iki lahit, kapının hemen sağ ve soluna en alta konmuştu. Her iki lahitin üstünde sağda ve solda mihrap şeklinde ve taş işlemeli kenarları ayet çerçeveli iki su sebili yapılmıştı. Bu sebilleri kuşatıp gelen ve Selçuklunun birlik ve beraberliğini temsil eden girift geometrik desen lahitlerin üstünde, kapıya yakın, simetrik, büyükçe kabarık bir yumak olmuştu. Tam ortalarında, bu bal ve süt sebilinin altın emzikleri parlıyordu. Su sebillerini çevreleyen mihraplar, mihrap ayetini anlatır gibiydi. Sebilin emzikleri önce bakır, bronz ve gümüşten düşünülmüş sonra bunların paslanabileceği endişesi ile altın olmasına karar verilmişti. Emziklerin arkasında taşla kaplı küp boşlukları yapılmış, Silleli testi ustaları gayet kalın içine insan sığacak büyüklükte iki küp yapmışlar, küplerin içi çini ustaların önderliğinde sırlanmış, kapakları yapılmış, küplerin oturduğu yerin etrafında belli bir boşluk bırakılmıştı. Sütün bozulmaması, bal şerbetinin soğutulması için taş ve küp arasına kar doldurulmasına karar verilmişti. Altın emzikler küplere sıkıca tespit edilmiş, emziğin içine altından bir kapak konmuştu. Emziğin içine sokulan bir kamış bu kapağı iter ve emzikten süt ve bal şerbeti böyle emilirdi.
Sahip Ata külliye mutfağının bir bölümünü süthane yaptı gelen sütler burada kaynatıldı, ballar süzülüp şerbet yapıldı, küpler eksildikçe dolduruluyordu. Emziklere herkesin ağzı değmesin diye emzik kamışını düşünen de oydu. Hotamış sazlığından gelen kamışların aynı boyda kesilip hazırlanması için külliye dükkânlarının birini bu işe tahsis etti. Ayrıca her iki sebilin başına bir görevli koydu. Bu görevlilerin yanında kapaklı sepetlerde kamışlar vardı. Kullanılan kamış yandaki boş sepete konuluyordu.
Böylece İslam âleminin ve Selçuklunun ilk EMZİKLİ SEBİLİ tamamlanmıştı.
Açılışı Şeyh Sadreddin el Konevi Hazretleri’nin duaları ile oldu duası herkesi ağlattı.
Büyük Selçuklunun büyük veziri Sahip Ata’nın dev eseri, devlet babalığının yanında DEVLET ANA olmuş, yurttaşlarına iki memesinden CENNET TAAMI. SÜT ve BAL Sunuyordu.

Yine bir Cuma ziyaretlerimden birini yapmış, sırası ile aile kabirlerimizi, Keçeciler Sokağı’nı ve Tahta Tepen Camisi’ni ziyaret etmiştim. Mustafa İrmikçi Hazretleri’nin kabrinin ruhaniyetinde rahatlamış ve son ziyaretime sıra gelmişti.
Musatafa Amca vefatından önceki sohbetlerinin birinde:
— Sofu Sahip Ata’ yı ziyareti bırakma, çok mertebeli bir adam. Ben onu gördüm, mavi gözlü esmer ve uzun boylu, çok yüksek makam sahibi, demişti.
Hacı Fettah Kabristanı’ndan yürüyüp koca vezir Sahip Ata’ nın türbesi önünde, Fatihalarla şefaat dilenmiştim.
Taç kapı önü son durağımdı. Emzikli sebil karşımdaydı, gürültülü trafik göz huzurumu bozamadı.
Gönlümü daraltan. Gözümü yaşartan…
Kararmış ruhumuzun karartılmış kültürümüzün nişanı olan. Ve bir miktar altın uğruna… Parçalanıp…
KARA, KAPKARA… Bir çift delik haline gelen.
Emzikli sebillerdi…

(*): Bugün bu alanda Konya arkeoloji müzesi yer alıyor

'EMZİKLİ SEBİL' için 3 Yorum

keykubad
10 Aralık 2008, 18:30

bu hikaye nerden alindi?…yoksa bunu siz mi yazdiniz?

29 Eylül 2010, 09:55

Gereçkten elinize yreginize sağlık dolu dolu bir makale.
Bozkır’dan selamlar Konyamıza.

Bekir Parlat (Emmi)
25 Eylül 2017, 00:20

Yüregine sağlık ağabey/Emmii

Yorum Yaz