Damascus (şam) Çeliği

http://www.kemalelitemiz.com/damascus-sam-celigi-2.html

ŞAM ÇELİĞİ

Babamı kaybedeli iki yılı geçmiş olmasına rağmen; Babamızın eşyalarını kaldıramadık ve oldukları gibi muhafaza etmeye gayret ettik. Sanki onlar babamızın aramızda yaşadığını kanıtlar gibiydi. En değer verdiği özel hatıralarını, gençliğinden beri itina ile koruduğu bir çantada muhafaza ederdi. Neşeli günlerinde beni yanına çağırır yere birlikte oturur, bana onları tek tek gösterir, anılarını benimle paylaşırdı.
Askerlik resimleri. Memuriyette aldığı teşekkür mektupları, okul karneleri, çocukken babaannemin ona ördüğü kökboyalı yün eldiveni, dedemin yemen harbinde yemenden aldığı damla kehribar ağızlığı ve tespihi. Ve onun balkan harbinde siperde, başını yalayarak geçen kurşunun deldiği asker serpuşu. En sevdiği ve genç yaşta kaybettiği bir dostundan hatıra, gümüş yüzüğü, ilk maaşı ile aldığı nacar kol saati, kayınpederinin hediyesi şimendifer çep saati ve onun istiklal madalyası ile belgesi. Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu Efendi Hazretlerinin babaanneme yazıp verdiği evrat defteri. Baba dostu, temel dibi kadim komşumuz, Şamlıların Hacı Ali efendinin hediye ettiği bıçağı. Ve eski defteri…

İzbe karanlıktı, lambanın camını bir gün önceden silip parlatmıştı, ne çok eski eşya varmış diye düşündü, her biri kullanılmayan ve bir gün lazım olur diye atmaya kıyılamayan eşyalar izbenin karanlığında unutulmuş anılar gibiydiler. Sandık en arkalarda olmalıydı, ona ulaşmak için her kaldırdığı eşyada sanki tarih geriye gidiyor, anılar tazeleniyordu. Büyük, kapaklı sepeti görünce içi burkuldu, unutkanlığına öfkelendi, o sepette babasını Şam’dan Konya ya kadar taşıyan sevgili atının eğeri vardı, babası eğere iyi bakmasını ve arada derisini yağlamasını tembihlemişti en son ne zaman yağladın sersem kafa diye söylendi. Unutmayım diye sepeti izbenin çıkışına taşıdı. Yinede eğeri çabuk unuttu aklı hep sandıktaydı.
—Geç bile kaldın Ali Efendi dedi. Kendi kendine.
—yaşın kemale erdi, kolunda güç azaldı, oğlum olacak diye bekledin durdun, ama olmadı nasip değilmiş, artık zamanı geçti, üç kızını da gurbete gelin ettin, damatlardan umdun. Onlarda ilgisiz çıktı can kulağı ile seni dinlemediler bile.
Babana sözün yokmu? Emaneti ehline teslim etmeden yanıma gelme demedimi?
İçi burkuldu.
Emaneti teslim edecek ne adam var ne bilgi, diye düşündü.
—En son çeliği ben yapacağım.
Ve kitabınla beraber kendi oğluma değil amma… Oğlum gibi bildiğim: Temel dibi komşum, beraber aynı sokakta büyüdüğüm aynı leğende yıkandığım, aynı zamanda askere gidip geldiğimiz ve genç yaşta kaybettiğim can dostum Elitemizlerin hacı Hasanın oğlu, öksüz Salahaddin e bırakacağım.
Sandığa ulaşmıştı, bulduğu bir bezle tozunu sildi Şam işi ceviz sandığın çilası hala parlıyordu.
İtina ile odasına taşıdı.
Sandıkta her şey yerli yerinde babasının koyduğu gibi duruyordu, defter halı heybede ve bohçalanmıştı. Her biri iri bir çay bardağı kadar olan onbir kavanozun ağızları, mumlanmış bezlerle sıkıca sarılmış ve samana gömülmüş duruyordu. Her birinin içinde değişik miktarlarda cevher ve tozlar vardı. Bazıları bir yemek kaşığı kadar birkaçı iki üç kahve kaşığı dolusu kadar, bir ikisi ise kavanozların yarısına kadar doluydu. Üzerilerindeki Arapça yazılı etiketler sararmıştı. İçlerinden sadece beş tanesinde neler olduğunu biliyordu. Bunlar; kükürt, doğal silisyum kumu, üç tane küçük madeni para, hattatların mürekkep yapımında kullandıkları;
Bezir yağının yakılması ile çıkan isin, cam levhalarda toplanıp hamur içinde fırınladıkları saf is. Ve karpit idi. Diğerlerinin ne olduğu meçhuldü üzerindeki Arapça ifadeler anlamsızdı. Manda kanı, zebani nefesi, demirin sesi, katır sidiği, zambak kokusu. Bunların anlamını ve tozların ne olduğunu babası da bilmiyordu. Tek bildiği ise, bu maddelerin altı yüz yıldır saklanan büyük bir sır olduğu idi.

Defalarca Arapça bilen hocalara sormuş kitabı baştanbaşa okutmuştu ama çoğunun anlamı çözülememişti.
Babası Şam’ın meşhur demirci ustalarından Şemseddin Efendi idi. Şam’ın Mevlevi dervişlerindendi. Mevlana aşkı onu Konya ya hicrete zorlamıştı son nefesini Hz. Pir’in ikliminde vermek istemiş ve birkaç parça eşyası ve tek serveti olan sandığı, eşi ve küçük oğlu ile Konya ya göçmüştü. Bu kavanozlar onun yegâne serveti idi. çünkü bu kavanozlarda ve defterde yıllarca önce kaybolmuş bir sanatın, Şam çeliğinin sırları saklıydı.
Ali efendi tarihi ve efsaneyi ezbere biliyordu.

Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans’ın 1071 yılında Malazgirt te yenilmesi ile Selçuklu akıncıları birkaç sene içinde Ege, Akdeniz, Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar.1075 te Türkiye Selçuklu devletini kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telaşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hâkim olmasına yol açacaktı. Ayrıca Avrupa 11 asırda büyük açlık ve adaletsizlik içindeydi, derebeyleri halka zulüm ediyordu. Bütün bunlar, Papa ikinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece halkın ilgi ve nefreti Müslümanlar üzerine yönelecek, seferlerle, refah ve huzur içindeki Müslüman ülkelerinden elde edilecek ganimet hayali, bu eşitsizlik ve zulümü unutturacaktı.1095 yılında toplanan Clermont Konsilinde yaptığı konuşma ile asırlarca devam eden ve milyonlarca insanın can kaybına yol açan Haçlı seferlerini başlatmış oldu.
Bütün bu gelişmeler öncesinden Selçuklu Sultanları tarafından dikkatle takip ediliyordu,
Tedbirler için çok öncelerden beri düşünülüyordu bu sebeple; Askeri hazırlıklar ve talimler aralıksız devam ediyordu, düşmanın sayıca olan üstünlüğünün yanında, askeri yapıları da dikkati çekiyordu. Şövalyeler iri kadana atlarını bile zırhla kaplamışlar, kendileride baştan aşağı zırhlıydılar. Uzun ve ağır kılıçlar ve uzun kargılar taşıyor bitişik nizamda duvar gibi savaşıyorlardı. Piyadelerde zırhlara bürünmüştü. Bu durumda ok ve kılıç etkisiz kalıyordu.
İslam âlemi alarma geçmiş, Endülüs’ten mısırdan, Asya’dan ilim adamları kılıç, ok, kargı ustaları, kimyacılar toplanmış.
Üretilen çözümler derhal uygulanmaya başlamıştı. Küçük yaşlarda çocuklar. Japonya’ya Hindistan’a Türkmenistan’a demirci çırağı olarak yollanmış, samuray kılıçlarının sırlarını öğrenmek üzere gönderilmişti. Japon kılıçları beş ayrı derecede karbonlanmış çelikten dövülerek yapılıyordu sağlam esnek ve keskindi, samurayların zırhları gön ve tahtadan yapılmıştı bunlara karşı etkiliydiler ama çelik zıhlara karşı etkili değildiler çabuk köreliyorlardı. Japon savaşçıları Birebir kılıç kullanmada çok mahirdiler ama kalabalık savaşlarda teknikleri yetersizdi. Onlar gibi kılıç ustaları olmalı, bunlar takım içinde zayıfları kollayarak takımın zayiatını azaltmalıydılar. Birçok Japon kılıç ustası getirtildi, bunlar. Kendi savaş tekniklerini çerilere talim ettirdiler. Kırgız, Özbek, Türkmen at ustaları atları eğittiler. Ayrıca Hintli demir ustaları kok kömürünü keşfetmiş ve demiri eritmeyi başarmışlardı. Demire çeşitli katkılar yaparak kendilerine has bir çelik elde etmişlerdi. Önemsendi aynı malzeme ve teknikle üretimi yapıldı. Bütün bunlar ihtiyaca cevap verecek kapasitede değildi. Asıl olan silahtı ve mükemmel olmalıydı.
Demirciler her şeyi deniyordu, kimyacılarla el ele vermişlerdi. İlgili ilgisiz her türlü cevher, araştırılıyor. Ülke dışından bilinmedik cevherler getirtiliyor, deneniyor, deneniyordu. Bütün bu çalışmaların yanında, bulunan her yenilik kayda geçiyor, arşivleniyordu. Devlet, ordu, Tekkeler, dervişler, âlimler, sanatkârlar elele verdiler.
Biryandan Avrupa’nın her yanına dağılmış çaşıtlardan(casus) gelen haberler toplanıyor değerlendiriyordu. Haritacılar olası savaş alanlarını tespit ediyor, kumandanlar buradaki taktikleri belirliyor, arazi şartları, iklim, ulaşım, nakliye…
Ortadoğu bütün kervanların ve birçok ulusun kaynaştığı çok canlı bir bölge idi. Bulunan keşiflerin kolayca dışarıya kaçırılması mümkündü. Bunu bilen bilim adamları ve çelik ustaları buluşlarını büyük bir özenle gizlediler. Kimyacılar karışımlarını, demirciler üretim tekniğini gizliyordu. İznikli çini ustaları da sırlarını büyük bir sabırla saklamışlardı. Bütün bu çalışmalar çok yavaş ilerliyor tam netice alınamıyordu. Birinci haçlı seferleri birçok yerde yenilgi ile sonuçlandı. Bu bile çalışmaları aksatmamıştı.
Bilim adamları ve çelik ustalarının kendilerini kaybetmişçesine çalışmak ve işlerinin hayati öneminin ekmek gibi su gibi elzem olduğu inancı, onlarda iman olmuş. Ya olacak ya olacak bilincine ulaşmışlardı. Her akla gelen yenilik deneniyor, her fikre saygı duyuluyordu. Manda etlerine zırh geçirdiler, kılıç ok denediler, kendi buluşlarından zırh yaptılar, denediler, kalın, kısa, uzun kılıçlar yaptılar. Çerilerin bilek gücünü ölçmek için akşama kadar sabırla kılıç sallattılar. Tam oldu dediklerinde. Bir önceki de olmuştu, ama bu daha iyi, demek ki daha iyisi yapılır, deyip bir daha uğraştılar.
Nihayet…
Bilgi, emek, iman, sabır, dua, zikir, ter ve gözyaşı ile İstenilen vasıfta çeliği üretmişlerdi. Havada ipek kumaşı ikiye bölüyor, çelik zırhları kâğıt gibi kesiyordu. Ağır kılıçları bile ikiye bölüyordu. Çok esnekti. Çeliği, taşı, demiri, ağacı, kemiği kesiyor, körelmiyordu. Şövalyelerin haç görünümlü ağır kılıçlarının dörtte biri ağırlığında ama en az on kat daha sağlam, keskin ve esnek bir kılıç üretmişlerdi. Bu görülmemiş çeliğin üstün vasfı yanında bir de görülen bir özelliği vardı. O da, çeliğin üzerinde oluşan müthiş desenlerdi. Çeliğe bir kumaş görünümü veriyordu.
Bu buluşa sadece çelik denilemezdi. Bir adı olmalıydı.

Suriye’nin can damarı Anadoludan kopup gelen Dicle ve Fırat nehirleriydi. Su onlar için çok önemliydi, akan su üzerindeki harelere Arapça da damas denilir. Sıcak yaz akşamlarında
Yöre halkı nehir boyunca oturur yer içer, meşalelerin ve ay’ın ışığıyla suda oluşan hareler üzerine şiirler okunur, şarkılar bestelenirdi.
Şam şehri de ismini bundan alıyor ve Arap âleminde DİMAŞHG. Avrupa ve Asya da ise Damascus deniliyordu. Çelik adını bulmuştu.
DAMASCUS ( ŞAM ) ÇELİĞİ.
Her çelik ustası ayrı bir teknik geliştirdi. Desen farklılıkları yarattılar ve değişik adlar verdiler.
Bu sanattan bütün diğer sanatkârlarda nasibini aldı desenli helvalar, şekerler hatta camlar ürettiler bu camlar sonradan çeşm-i bülbül adı ile kendine has bir Türk cam sanatı oluşturdu.
Dokumacılar bu desenlerden etkilenmiş daha sonraları önü bütün dünyayı kaplayan, Şam ipeğini ve kumaşlarını ürettiler.
Doktorlara ameliyat malzemeleri üretildi. Diş kerpetenleri. Nallar, gemler, üzengiler ve sağlam kilitler, anahtarlar yapıldı.
Hızla; Kılıçlar, ok uçları, kargı uçları, savaş baltaları, kalkanlar, gürzler üretildi. Moğol atlıları askerlere at üstünde ok atmayı talim ettirdiler. Cirit atları savaş atı oldu.
Küçük atları üzerinde manda gönünden yelekli, Allah adına ölmeyi en büyük lütuf bilen, kefenleri olan beyaz sarıklarını her yerde ölüme hazır olduğu bilinci ile başında taşıyan yiğitler ordusu savaşa hazırdı.
Bu hızlı atlılar demir yumağı şövalyelerin üzerine atın sağrısına yatarak yaklaşıyor ve çeliği delecek güçteki okları ile şövalyeleri avlayıp hızla geri kaçıyorlardı. Daha sonra sıraları bozulmuş ordunun üzerine Arap atları ile yıldırım gibi dalan akıncılar damascus yatağanları ile kalanları ekin gibi biçiyorlardı. Hakk’ın Hikmeti. Salahaddin Eyyubi’ nin ordusundan kaçan demirlere bürünmüş aslan yürekli şövalyeler. Fırat’ın damas’lı sularında boğuldular.
Avrupalılar bu eşsiz çeliği haçlı seferlerinde gördüler ve hayran oldular ama sırrını keşfedemediler. Bu denli saklanan sır, kendi içinde de sır oldu. Ustalar birer ikişer kaybolmaya başlayınca 1300 yıllardan sonra tamamen yok oldu. Tekrar keşfi 20. Asırda ileri teknoloji analizler sonucu açığa çıktı. Desenler tekrarlansa da o keskinlik ve muhteşemliğe asla ulaşılamadı.
Çelik; Bütün İslam âlemindeki demircilerin efsanesiydi, aralarında konuşulan tek konu idi. Ali efendi, babasının bu sohbetlerini dinleyerek büyümüştü. Her şey tamamen unutulmuş değildi. Demirin tavlanmasındaki ışıktan, ısısını anlamak, çekici vurunca karbon oranını hissetmek, kömürün yanışından sıcaklığı ölçmek, çeliğe su verirken çıkan sesten, buhardan, çeliği okumak, bunun gibi daha yüzlerce detayı görerek ve işiterek, yaşayarak öğrenmişti.
Şam’lı çelik ustaları, çok sevdikleri ve Pirleri kabul ettikleri Şemseddin Efendi’nin diyar-ı Mevlana’ya hicretini duyunca hüzünlenmişlerdi ayrılmadan önce Şam mevlevihanesinde toplandılar, sema ettiler, koklaşıp vedalaştılar ve her birinin evlerinin dükkânlarının en gizli yerinde canları gibi koruyup sakladıkları cevherleri bulup getirdiler. Bütün bildiklerini bir deftere yazıp verdiler.
— Sen bizim üstadımızsın ana yurda gidiyorsun bunlar seninle olmalıdır diyip verdiler. İşte Şemseddin Efendinin Konya’ya getirdiği yegâne serveti buydu. Şimdi o servet, oğlu Ali Efendinin önünde duruyordu.
Ali Efendi daha önce hiç yapmasa da çeliğin nasıl yapılacağını biliyordu. Gevraki hanındaki babasının dükkânında babasından bunu defalarca dinlemişti. Mühim olan cevherlerdi işte onlar da önünde duruyordu. Ama malzemeler; Kitapta yazan bilgilere göre yumurta kadar bir çeliğin oluşacağını gösteriyordu. Bu esas çeliğin bir kısmı olacak Asıl çelik; İki ayrı vasıfta çeliğin defalarca dövülmesi sonucu oluşacak, bundan da iki bıçak olacak kadar bir çelik elde edebilecekti.
Edilecekti de…
Ali efendi yi bu güne kadar oyalayan o sinsi kurt, yine içini kemiriyor ,düşündükçe karnına saplanan ağrı dan iştahı kesiliyordu. Ya başaramasam, ya malzemeyi boşa götürürsem.
Bu evham onu bu güne kadar savsaklatmış ve eli bir türlü işe varmamıştı.
Onun aklını başına getiren hiç alakasız bir olaydı. Evin odun ihtiyacı için Yörüklerin getirdiği halis katran ağacından bir kağnı yükü almış, kendim baltayla kırarım deyip, baltacı tutmamıştı. Gençliğinde iki kaynı yükü odunu doğrar, yorulduğunu hissetmezdi, odun kırma işi, kasları için talim olur, demiri daha rahat döverdi.
Odunu kırmaya başlamış ama yarısına gelince gücü kesilmişti. Önce inanası gelmemiş, yok canım hızlı giriştim hele biraz dinleneyim görür o odunlar halini. Ben demiri adam ederim odun ne ki. Yarım saat sonra yine yorulunca, anlamıştı. Yaşlılığın sessiz, gelişini.
İşte o gün. Kararını verdi. Teknik meseleden korkarken bir de güç meselesi çıkıyordu ortaya İyi ki, kapı karşı komşum, yarenim, meslektaşım Ahmet Efendi var dedi. Sevindi.

İlk aşama eritme işlemi idi, bunu kendi dükkânında; Komşusu, soydan bıçakçı olan Kırklıkçıların Ahmet efendi ve oğlu Osman ile birlikte yapacaklardı.
O da Konya’nın sayılı bıçak ustalarındandı. Bunu yaşamayı hak ediyordu. Ana malzeme olan düşük karbonlu çelik, dirhemine kadar hazırdı. Bunu defalarca yeniden üreterek tam kıvamda hazırlamıştı.
—yarın sabah namazından sonra başlarız dedi. Kendi kendine.

Sabah ezanlarından önce ayaktaydılar, doğru türbeye gittiler. Hz Mevlana’nın huzurunda
Yasin-i şeriflerle Allah’a yalvardılar. Sabah namazını Sultan Selim camisinde eda edip, dükkânın yolunu tuttular.
Ali efendi önceden her şeyi yerli yerince hazırlamıştı. Dükkânın köşesindeki geniş bacanın altına, ateş tuğlalarından ocağı yapmış, kalın demirden ızgaraları döşemiş, binbir güçlükle temin ettiği kok kömürünü ufalamış ayrıca meşe kömürlerinin eniyilerini bulmuş, ufalamış elemiş, kok ve meşe kömürünü kat kat sermiş. Kil ve deniz kumundan yaptığı potayı tavlayarak döküme dayanacak hale getirmiş, sonra onu kömürün orta yerine yerleştirmiş, en alta kömürü tutuşturacak yağlı çıraları inceden kıyıp yerleştirmiş, en sonrada kömürün her yanı aynı anda yansın diye gazyağı karışığı katranı kömüre emdirmişti. Çıraları tutuşturacak iri saman bile hazırdı.
Ateşi canlandıracak iri deri körükte hazırdı.
Potaya ana madde olan çelik çubuklar konacak, ısının derecesine göre diğer maddeler sırayla karıştırılacaktı. Bunun için uzun saplı birde cezve yapmıştı, karışımın sıra ile yapılması çeliğin büyük sırlarından biri idi. Burada en önemli hususlardan biri ise eritme ısının ayarı idi, bunun için sade kok kömürü kullanmamış arasına odun kömürü koymuştu. Isı seviyesini ancak deneyimli olanlar anlayabilirdi. Ateşin yüze vuran sıcağından tutun, alevin sünüşü, rengi, harelerinden anlamak gerekiyordu. Isı yükselmesi karışımın vasfının bozulmasına neden oluyordu. Bu bilgiler binlerde deneme ve yanılmadan sonra tespit edilmiş ve yılların alın terinin ürünü idi.
Ali Efendi bir kere daha kitabı okumak istedi. İlk sayfa, ortasında, Hatt-ı Celi Sülüs ile yazılmış, EDEB YA HUU. İle başlıyor, İkinci sayfanın başında Talig bir Besmele ve nesih yazı ile Rabbi Yessir… Duası bulunuyordu.
Kavanozların ağzı açıldı, sıraya kondu. Ali efendinin el açıp. Rabbi Yessir. Duası ile ateşi yaktılar.
Genç Osman körüğün başındaydı işaret bekliyordu. Ali efendi ana madde olan çelik parçalarını potaya koydu, kömür kızarıyordu Ali efendinin gözü potadaki demirdeydi usulca eli ile Osman a işaret etti körük çalışmaya başlayınca kıvılcımlarla kömür yanmaya başladı, bir müddet sonra alevin rengi berraklaştı pota kızardı,
Bıçakçı Ahmet Efendi döküm yapmamıştı ama yılların ustasıydı soğukkanlılıkla onunda gözü ateşteydi.
Bu arada Ali Efendi ilk karışımı koymak için hazırdı, bunu koyar koymaz Osman körüğe yüklenecekti ve karışımı döker dökmez işaretini verdi alevin bir anda canlanması ile çıkan koyu ve pis kokulu duman zamanın doğruluğunu gösteriyordu.
Ha Osman’ım daha Osman’ım yüklen gari.
Ali efendi sıra ile karışımları döküyor arada bir. Dur Osman’ım on salâvat getir sonra ortala.
Bazen de; Yelpazele Osman’ım serinletir gibi üflesin ateşi diyor, ayar veriyordu.
Ahmet Efendi hiçbir anı kaçırmamış sanki beynine kazıyordu.
Sonra son komutu verdi. Dur Osman’ım bitti dedi…
Ocağın yanındaki ıslak kumla hava deliklerini kapadı ateşin parlaklığı bir anda gitti. Derin bir nefes alınca, kendini sıkmaktan ter içinde kalan Ahmet efendi de soluğunun kesildiğini anlamış o da rahatlamıştı.
Pota soğutup ta yumurta kadar olan çeliği ellerine aldıkları zaman Ali usta yıllarca hiç bu kadar mutlu olmadığını, yeni fark etmişti.
Ahmet Efendi ye döndü, bu nedir? Ahmet Efendi bilinmi? Dedi.
Bu bin yıl önce bizim atalarımızın keşfettiği PASLANMAZ KROM NİKEL ÇELİK. dedi.
Kırklıkçıların Ahmet Efendinin gözleri yaşarıverdi altı nesil den beri bıçakçı olan sülalenin devamı idi. Bunun değerini ancak o bilirdi.
Orta Anadolu’da çoğu ova köylerinde koyun sürüleri vardı. Yün kırkma makasları önemliydi,
Ahmet Efendi. Ünü bütün Anadolu’yu kaplayan, yüksek vasıfta karbon çeliğinden koyunyünü kırkma makaslarının ustası idi. Bu yüksek karbon çeliğinin sırrı da, ona aitti.
Şimdi bu, iki beyin; Birlikte, tarihi canlandıracaklardı.
Bu iş için Ahmet efendinin atalarından kalma, Aziziye camisi avlusundaki dükkânı seçildi.
İlk iş eldeki döküm çeliği tavlayıp döverek, iki parmak eninde iki milim kalınlığında 15 cm boyunda 5 adet çelik levha hazırlamak olacaktı.
Ayrıca Ahmet efendinin sırrı olan yüksek karbonlu çelikten aynı ebatlarda 7 adet çubuk levha hazırlanacaktı.
Ahmet Efendi bu iş için ocakta ardıç kömürü kullanırdı, buda uygundu hazırlıklar başladı.
Ali efendi daha önceden hazır ettiği ve kendi elleri ile yaptığı, değişik ağırlıkta dört çift çekici Ahmet efendinin dükkânına getirmişti bu çekiçler dövme aşamasında yerine göre kullanılacaktı,
İkili çalışan ustalar bunu bilirdi. Çeliği tavladılar, örsün üzerinde şimdi ahenkli çekiç seslerli yankılanıyordu. Ali efendi Şam geleneğini yaşatmak istedi, Şam’lı demirciler sahip oldukları sırrı unutmamak için Sırları örten, en büyük sır sahibi, günahları saklayan anlamına gelen ve Allah’ımızın güzel isimlerinden olan SETTAR ı zikir seçmişler ve demir döverken bu zikri ederlerdi. Ahmet Efendi ile birlikte hem çekiç sallıyor hem zikrediyorlardı.
YA ALLAH… YA SETTAR…
Her ikisi de ehildi çekicin vurma hızlarını, gücünü ve nereye vuracaklarını ezbere biliyorlar, yıllardır birlikte çekiç sallamışlar gibi ahenkle demiri dövüyorlardı. Konuşmadan çekiç değiştiriyorlar ve aynı şeyi yapıyorlardı. Çünkü çelik onlarla konuşuyordu.
YA ALLAH… YA SETTAR…
Bu arada genç Osman yaşadıklarından mest olmuş, bu iki çılgın ustaya eşlik etmenin ve anı yaşamanın keyfi ile ocaktaki ateşi ayarlıyor ve tavlama işlemini yürütüyordu.
Her iki usta da hülyalara dalmış zikir ve çekiç sesleri onları yıllar öncesine götürmüşte, savaş meydanında kılıç bekleyen babayiğitlere kılıç yetiştirecekmiş gibi heyecanlıydı, bu heyecanla her iki cins levhaları tamam ettiler.
Bir kat karbon bir kat paslanmaz çelik üst üste kondu tamamı onbir kat oldu.
Damascus çeliği yapım aşaması yeni başlıyordu.
Bu işlemde de ısı çok önemliydi, konuştular anlaştılar.
YA ALLAH… YA SETTAR.
Çelik tabakaları demircilerin tabiri ile sıcak kaynak olunca, ortadan ikiye katlayıp 22 kat olmuş çeliği tekrar döverek sıcak kaynak yapıyorlar ve tekrar katlıyorlardı..
YA ALLAH… YA SETTAR.
Bu işlem 500 kat oluncaya kadar devam etti, sonunda çeliği çubuk haline gelecek şekilde dövdüler. Şimdi sıra burkma işlemine gelmişti.
Çeliği tekrar tavladılar, tezgâhtaki mengeneye bir ucundan sıkıştırıp diğer ucundan ip büker gibi kıvırmaya başladılar. Bu işlem çelik, bir halat görünümü verecek şekilde devam etti.
Bu aşamada çeliği kendi halinde soğuttular. Ali usta bunun gerekli olduğunu söylemişti..
Dinlenecek zamanları vardı.
Ali Efendi İşte o an gördü dostunun yüzündeki mutluluk pırıltısını.
Ahmet Efendi yıllardır uğraştığı mesleğinde uzun zamanlar almadığı hazlar içindeydi, Demirciliğin gururlarındaydı. Ali efendinin ise, gücüne olan kaygısı gitmiş, bıraksalar ordunun tüm ihtiyacı kılıçları bir çırpıda çıkarıverecek güçteydi. Duramadılar…
Çelik soğur soğumaz.
Hemen işe koyuldular, çeliği tekrar tavlayıp ortadan ikiye böldüler. Bıçağın biri Ahmet efendinin olacaktı.
Her bir parça, bıçak olmak üzere tekrar dövüldü. Ahmet usta bıçak ustasıydı, bu onun işiydi.
Çeliğe bıçak seklini verdi. Dükkânda yarı mamul bulunan camız boynuzlarından yapacağı bıçak sapını perçinleyecek delikleri açtı.
Sıra bıçakların sertliğini vermeye gelmişti çeliğe su verilmeliydi. Bu işi Ali Efendi üstlendi. Önceden hazırladıkları bakır kaba badem yağı konmuş ve ateşe sürülmüştü. Yağın sıcaklığı çok önemliydi, Ali usta bir ucundan telle bağladığı badem çekirdeklerini yağa batırıyor ve yağın ısısını ölçüyordu. Bu arada bıçaklar tavlanmış ve fes rengi denilen rengi almıştı, yağın ısısı da uygun oluca saplarından başlayarak usulca çeliği yağa daldırıyordu, çelikler aynı ısıdaki yağda bir saat kalmalıydı ve soğuduktan sonra işlem tekrarlanmalıydı.
Bütün bu işleri dikkatle ve zevkle yaptılar.
Bıçakların, taşlanması, tesviyesi parlatılması ve bilenmesi için Ahmet usta dolapta özenle sakladığı ve Girit’ten zorluklarla getirttiği ve henüz hiç kullanmadığı beyaz su taşını, ayakla çevirtilen bileme tezgâhına bağladı. Taşın altındaki bakır tas’a soğuk taze su koydu. Tezgâhın sağında; yuvarlak parlatma keçesi vardı. Bu keçenin üzerinde su taşı tozları vardı. Bakır tasta biriken su taşı tozları kurutulup kemikten yapılan boncuk tutkalı ile keçeye sarılır, yapışması beklenir ve su taşının çizikleri bu keçede alınır. Sonra normal keçede nihai parlaklık temin edilirdi. Bileme işi ise yine Girit’ten getirilen siyah yağ taşında yapılırdı.
Bütün bu işler, asitleme işleminden önce yapılmalıydı.
Her iş bitmiş bıçak pırıldıyordu, Ahmet usta çeliğin keskinliği kolunu sıvayıp, kılları traş ederek kontrol etti, beğenmişti.
Bu arada Ali usta geniş ağızlı bir cam kavanoza yarı yarıya sulandırılmış kezzap hazırlamıştı. Yine bir cam kavanozda eritilmiş çamaşır sodası hazırdı. Bir güğüm soğuk su, sabunlu bez de vardı.
Salâvatlar getirerek işlemi başlattı. Bıçaklar önce sabunlu bez ile güzelce yıkandı, kurulandı. Ali usta bıçağı asite daldırıyor on salâvat getirip çıkarıyor hemen sodaya daldırıyor, suda yıkayıp desenleri kontrol ediyor ve bu işlemi tekrarlıyordu.
Sonunda bitti… Dedi… Desenler belirmişti.
Ali usta sevinçle,
— Gel gardaşım, desenleri gün ışığında görelim dedi, loş dükkândan çıktılar.
Desenler bütün ihtişamı ile belirmişti karbon çeliği parlak siyah zeytin renginde, paslanmaz çelik ise parlıyordu. Aziziye camisinin müezzini ikindi ezanını okuyordu.
——–EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RASUL ALLAH…
Ali efendinin gözleri, yılların sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmenin huzuru ve sevinci ile yaşarmıştı. Alnındaki ter kaşlarının arasından kaydı göz pınarının ucundaki yaşla buluşup çeliğin üstüne damladı. Boğuk bir ses ile.
—Salâvatlar yerini bulmuş,
—-Bu desenin adı ne bilirimsin? Ahmet can dedi. Gözü yaşlı Ahmet efendiye…
MUHAMMED MUSTAFA’ nın ÇORABI…

Kemal Elitemiz
2004-Konya

'Damascus (şam) Çeliği' için 12 Yorum

Özgün Demir
23 Aralık 2007, 14:28

Muhteşem bir yazı olmuş, tebrikler!

alparslan
17 Ağustos 2008, 11:33

Merhaba Kemal Bey.
bu güzel çalışmanız ile bizi geçmişe götürdünüz.
çok teşekkür ediyorum.başarılarınız daim olsun inşallah
selam ve saygılar.

cetin
12 Ocak 2009, 18:59

degerli abicim sizleri şahsen tanımasamda sanki yıllardır tanışıyormuşcasına bir hisle okuyorum yazılarınızı ve inanın bir solukta okudum damascus celiği(şam celiği) yazınızdaki anlatım ve akıcılık bizleri mest etti neyazıkki bugünlerde aynı özveriyi bizler gösteremiyoruz.sizleresağlık sıhhat diliyorum…

celal yılmaz
21 Ocak 2009, 21:01

mrb. kıymetli abicim.sitenizi uzun zamandan beri takip ediyorum.bahsetmiş olduğunuz ŞAM ÇELİĞİ’nden yapılmış bıçakları bu gün bulma şansımız varmı.sizin kadar tecrübeli olmasamda kendimce kolleksiyonum var.bu konuda yardımcı olursan sevinirim.

reşat
05 Şubat 2009, 20:05

mrb.kemal bey yazılarınızı uzun zamandır takıb ediyorum.
benim bu şam çeline tutuldum.uzun zamandır,diyorum ama 1,5 sene oldu. bence güzel bi koleksiyon yaptım.
yalnızca bide belirtmek isterim.RUSYAdak ustaları unutmamak lazım.ben bütün koleksiyonu rusya da yaptım ve hala topluyorum,bu artık bende tutku,üzüldüğüm konu ise,bizde yok olmaya birakılmış olması…
başarılarınızın devamını,dilerim..

reşat
05 Şubat 2009, 20:13

size bir ustanın internet adresini verim,belki yardımcı olurum.www.kuznec.com
rus bir ustanın adresi bana bir celik yaptı burda .bulat.
diyolar inanın çiviyi yonttu.biz niye yapamıyoruz?
niye bizden çalınıyor..

kemal elitemiz
06 Şubat 2009, 13:23

reşat kardeşim ilginiz için teşekkürler
kemalelit@msn.com adresimden bana mailinizi gönderirmisiniz lütfen

ahmet
16 Haziran 2010, 10:13

gerçektende çok güzel bir yazı olmuş.
hep ilgi duyduğum ve yapımını merak ettiğim bir çeliği çok güzel anlatmışsınız. teşekürler…

15 Kasım 2015, 22:11

Merhaba Kemal Bey gözlerim yaşararak okudum,boğazım şişti.Okumak için üç kez elimi yüzümü yıkamak zorunda kaldım ellerinize,emeğinize sağlık.Zaten Damascus el yapımı ustura ile tıraş oluyorum.Tüm diğer tıraş bıçakları ve bıçak takılan ustura dahil alerji yaptı.Cildim çok hassas olduğu için sanırım.Damascus ustura ile tekrar eski canlılığını aldı.Benimde bu çeliğe karşı aşırı bir tutkum var.Teşekkürler,saygılar.

15 Kasım 2015, 22:20

Muhteşem,tebrikler,saygılar.Ellerinize sağlık.

Salim açıkgöz
20 Ocak 2016, 22:46

Ellerinşze sağlık çok güzel bir yazı yazmışşınız merakımı mazur görürseniz bir maruzatım var acaba şuan şam çeliğine yakın veya şam çeliğinin kendisini yapabilen her hangi biri varmı yahut vu yazıdaki tarif mevcutmu atalarımızın bu kutlu mucizesini layıkıyla devam ettirmek için elimizden geleni yaparız evelallah cevabınızı bekliyorum

ümit gürel
16 Kasım 2017, 20:39

Beni çok etkiledi bu kıymetli bilgileri yazıya dökerek bizleri bilgi sahibi yapanlara teşekkür ederim.Benim gibi amatörce ve bu işe gönül vermiş kişilere ışık tutacağından eminim.

Yorum Yaz